Tasavvufdaki Fena Mertebesi – Allahi Bilmek

Fena Mertebesi ve ALLAH’ı Bilmek:

ALLAH’tan başka her şeyi unutmak olan Fena’nın belirtisi ise ALLAH’a duyulan sevgidir.

(…)

Gönülden tamamıyla ilimlerin silinip, mutlak bilgisizlik hali meydana gelmeden hakiki Fena’ya ulaşılmamış olur. Bu bilgisizlik hali devamlıdır. Kalkması mümkün değildir. Bazen gelip bazen gitmesi gibi bir şey olamaz.

(…)

Hace Nakşbendi buyurdular ki:

ALLAH dostları, Fena ve Beka’dan sonra ne görüyorlarsa, kendi özlerinde görürler. Ne bilirlerse kendi özlerinde bilirler. Hayretleri de kendi benliklerindedir. Burada anlaşılan şu ki:

Müşahede, marifet ve hayret (ALLAH’ın tecellilerini görme, bilme ve bunlar karşısında hayranlık ifade eden bir hayret duygusuna kapılma) sadece özde olur. Bunlardan hiç birisi dışarda olmaz. Biri dışarda kaldığı sürece Fena’dan nasip alınmaz. Onlardan bir bölümü dışarda kalırsa, Fena nasıl olur? Fena ve Beka makamlarının sonu budur. Bu, mutlak Fena’dır. (6. Mektup)
ALLAH’ın Güç ve Kudreti’nden Ne Anlamalı?:
(ALLAH’ın) Güç ve kudreti(ni), bir işin kesin olarak yapılması veya terk edilmesi olarak düşünüyorum. İsterse yapar, isterse yapmaz anlamında değildir. (8. Mektup)
ALLAH Dostlarının Özel Halleri ve Sevgileri:
ALLAH’ın sevdiği kullar, (ALLAH’ın tecellilerini) gözlemlemenin zevkiyle zevklenirler.
ALLAH’a kullukta, O’na yakınlıkta lezzetlenmekse, ALLAH’ın sevdiği kullarına aittir. ALLAH’ı sevenlerin ünsiyeti ve yakınlığı, sevdikleri ALLAH’ı seyrederken (mecazi anlamda, gönül gözüyle) olur. Sevilen kulların O’na yakınlaşması, yine O’na kulluk yapmalarıyladır. Bu insanlar, ALLAH’a yaklaşarak, O’nunla bir yakınlık kurarak, bu manevi devletle ve nimetle şereflenmişlerdir. (9. Mektup)

Efendimiz’e Uymadan ALLAH’a Yaklaşılamaz:

Eğer bir insan, ilahi ihsan olarak bu manevi devlete ulaşmak isterse, Efendimiz’e (O’na Binler Selam) tam manasıyla uyması lazımdır. Peygamberimize uyması, onun izinden gitmesi, onu en yüksek zirvelere ulaştırır. (9. Mektup)

ALLAH’ı Bilmek İçin Nefiste Alınması Gereken Önlemler:

Bir kul, nefsani duygulardan arınmadıkça, onları yere vurmadıkça, işi bu dereceye ulaştırmadıkça, şanı yüce ALLAH’ın kemalâtına, güzelliklerine ulaşamaz.

Hele bir insan kendini Mevla’nın aynı, sıfatlarını da O’nun Sıfatları gibi olduğuna inanıyor ise, bu inanç, sahibini ALLAH’ın sıfatları ve isimleri hakkında dinsizliğe ve inkâra götürür. (9. Mektup)

Berkî Tecelli:

Hiçbir isme, sıfata ve işe itibarın olmadığı Zati tecelli -ALLAH’ın Öz Zatından gelip, şimşek gibi çakıp sönen tecelli- yalnız ve yalnız Rasulullah Efendimiz’in (O’na Binler Selam) velayetine, o makamın veliliğine aittir.

Var olan ve varlığı düşünülen bütün perdelerin, ilmen olsun, aynen olsun yok olması, kalkması, ancak yine bu makamda olur.

Çıplak olarak ulaşma, yakınlaşma, zan değil hakiki vecd haline gark olma bu makamdadır.

Peygamberimize uyan kamil insanlar için, bu yüce makamdan tam bir nasip ve faydalı pay vardır.

Bu yüksek velilik makamını elde etmek, bu yüce dereceleri tamamlamak istiyorsanız, Peygamber’e (O’na Binler Selam) uymak zorundasınız.

Bu zati tecelli, birçok şeyhlere göre -ALLAH onlara rahmet etsin- Berkî’dir. Yani Şanı Yüce ALLAH’tan perdelerin yırtılıp kalkması, şimşek gibi çok kısa süre içerisinde oluyor. Sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri araya girer ve Zat-ı İlahi nurlarının parlaklığı perde gibi örter. Zat-ı İlahi’nin huzuru, şimşek gibi bir anda olur. (21. Mektup

Fena Mertebesi:

Ehlullah tarafından bildirildiği kadarıyla, ölmeden evvel ölme demek olan Fena gerçekleşmedikçe, o mukaddes Zat’a ulaşma nasip olmaz. Tam aksi, afaki, yani insanın dışında bulunan uydurma putlardan ve insanın içinde bulunan nefsin arzularına tapınmaktan kurtulamaz. İslam’ın hakikatine ulaşamaz. İman olgunluğu gerçekleşemez. Kaldı ki kulluk derecesine ulaşmış kullar içerisine nasıl girebilsin. Halbuki bu Fena makamı, velilik derecesinin ilk adımıdır ve daha başlangıçta ele geçen yüksek bir makamdır. (21. Mektup)

En Üstün Makam… Kulun ALLAH’ı Bilmenin ve Sevmenin Son Sınırına Ulaşması İçin Kendi Nefsinden Vaz Geçmesi Gerekir:

“Kişi, sevdiği ile beraberdir.”

Kalbinde ALLAH (Şanı Yüce) sevgisinden başka bir sevgi bırakmayanlara ne mutlu! Ve ancak O’nun rızasını isteyenlere müjdeler olsun!

Görünüşte insanlarla beraber ve onlarla alış-verişte ise de, hakikatte ALLAH ile beraber. Kain ve bain sofinin hali budur. Yani, bu sofi kaindir, ALLAH ile beraberdir. Baindir, insanlardan uzaktır.

Ya da kainden maksat, yaratılmışlar ile görünüşte beraberdir. Ama gerçekte baindir, ALLAH ile beraberdir.

Kalp, birden fazla şeyi sevemez. Bir şeyle kurduğu sevgi bağı kalkmadıkça, bir başkası ile sevgi bağı kuramaz.

Kalbin, mal, evlat, mevki, övülme, insanlara karşı üstün olma gibi çeşitli arzu ve bağlantıları, ancak bir sevgili içindir. O da kendidir. Sayılan bu şeylerin sevgisi, kendi sevgisinin bir bölümüdür. Çünkü sayılan bu şeyleri, onlar için değil de kendisi için istemektedir ve sevmektedir.

Nefsin kendine olan sevgisi kalmazsa, tabi olarak onlara karşı olan sevgisi de kalmaz. Bunun için denilmiştir ki;

Kul ile Rabbi arasındaki perde kulun kendisidir. Alem-dünya değil. Çünkü alemin kendisi kul tarafından istenmiyor ki perde olsun. Kulun ancak ve ancak düşündüğü, kendisidir, kendi nefsidir. Onun için perde kuldur, başkası değil.

Kul, tamamıyla kendi isteğinden, düşüncelerinden sıyrılmadığı sürece, onun isteği Rabbi olmaz. Kalbine de ALLAH sevgisi yerleşmez.

Bu büyük devlet de ancak zati tecelliye bağlı mutlak Fena gerçekleştikten sonra olur. Çünkü karanlığın kalkması, ancak apaçık bir şekilde güneşin doğmasıyla olur.

Zati muhabbet diye bahsedilen bu sevgi oluştuğu zaman da, seven kişinin nazarında sevilenin (ALLAH) eziyetiyle ikramı bir olur. İşte o anda da ihlas gerçekleşir. O zaman Rabbine ancak O’nun için ibadet eder. Kendi nefsi için değil. Nimetler istemek için ibadet etmez. Belaların kalkması için yalvarıp yakarmaz. Çünkü bela da, nimet de onun için bir olur.

İşte bu derece, mukarreblerin (ALLAH’a yaklaştırılanların) derecesidir. (24. Mektup)

Bir Süre Sonra İbadetlerden Eski Zevki Alamaz Hale Gelmenin Derin Sebebi:

Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan şöyle bir olay nakledilir:

O, bir gün Kur’an okuyan birinin okurken ağladığını gördü. Ve dedi ki:

“Biz de daha önceleri böyle ağlıyorduk ama daha sonra kalplerimiz katılaştı.”

Bu, eleştiriye benzeyen bir övgüdür.

Şeyhimden şöyle işittim:

“Yolun sonuna ermiş, ulaşmış insan, çoğu kere başlangıçta sahip olduğu şevk ve isteği, arzuyu özleyebilir.”

Şevk ve arzunun kalkması, makamın daha yüksek ve tamam olduğuna işaret eder ki, bu makam, ümitsizlik ve anlayamama, idrak edememe makamıdır. Çünkü şevk ve arzu, kavuşulabilecek şey için düşünülebilir. Kavuşma ümidi olmayan şeyde, şevk ve arzu olmaz. (26. Mektup)

Berki Tecelliye Dair:

Zatî tecelli, Hz. Zat’ın (ALLAH’ın) açığa çıkması, görünmesi anlamındadır. Fakat Yüce Zat’ın bu huzuru, ortaya çıkışı, isimlerden, sıfatlardan bir takım iş-oluş ve itibarlardan arınarak olur. İşte bu tecelliye Berki tecelli denir. Yani, perdelerin kalkıp Zat’ın görünmesi, şimşek çakar gibi kısa bir an sürer. Hemen sonra perdeler araya girerek, Hz. Zat’ı örterler.

(…)

Yüce ALLAH’ın ortaya çıkması, görünmesi de, görenlerin, şahit olanların gördüklerini anlatamayacak bir biçimdedir. (27. Mektup)

İnsanın ALLAH’ı Hakkıyla Anlayabilmesi ve Anlatabilmesi İmkansızdır ya da Kendini Bilen Rabbini de Bilir:

Ne yazacağımı bilemiyorum. Aziz ve mukaddes Mevla’mız hakkında söz söylersem, yalan söylemiş ve iftira etmiş olurum. Çünkü O, o kadar büyük ki, benim gibi birinin O’nun hakkındaveennehu4 konuşmasından çok daha yücedir.

Cismi varlığı olan, duyu organlarıyla hareket eden, onların esiri olan; maddesiz, cisimsiz olan ve duyu organlarıyla anlaşılamayan hakkında ne söyleyebilir, ne konuşabilir?

Yoktan var edilen, yaratılan bir insan hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Madde ve mekanı olan, maddesiz ve mekânsız olana nasıl yol bulabilir? Zavallı, ne kendi dışında olanlardan haberi var, ne de etrafında olup bitenlerden!

Anlatılan bu mana, işin sonunda ele geçen seyr-i enfüsi makamında olur. Hâce Bahaüddin Nakşibendi şöyle anlattı:

“Ehlullah (ALLAH erleri), fena ve beka makamına kavuştuktan sonra, her gördüklerini kendilerinde görürler. Her tanıdıklarını kendilerinde tanırlar. Bu insanların hayretleri de kendi varlıklarında olur.”

Bu manada şu ayet vardır: “Yeryüzünde de kesin olarak iman etmek isteyenler için birçok deliller vardır. Kendi nefislerinizde de… Görmüyor musunuz?” (51/Zariyat: 20-21) (30. Mektup)

Asıl Amaç Aşk ve Sevgi Değil, Tam Bir Kulluktur:

İnsanların yaratılmasındaki maksat, kulluk görevlerini yerine getirmeleridir. (ALLAH’ı tanımaya ve O’nun rızasını kazanmaya giden) Yolun başında kime aşk ve sevgi verilirse, ondan beklenen, mukaddes Zat’tan başka her şeyle alakasını kesmesidir.

Aşk ve sevgi esas gaye değildir. Tam aksi, aşk ve sevgiden amaç, kulluk makamına ulaşmaktır. Bu yola giren salikin ALLAH’a kul olabilmesi için O’nun dışındaki şeylere esir olmaktan kurtulması gerekir. Kulluğun tamamı da buna bağlıdır.

Aşk ve sevgi, ALLAH’ın dışındaki bu bağları kesmekten başka bir işe yaramaz. Bundan dolayı velilik mertebesinin sonunda kulluk makamına erilir. Velilik derecelerinin içerisinde, kulluk makamından daha üstte bir makam yoktur. Bu makamda salik, kendisiyle Mevla’sı arasında, kendisinin O’na olan ihtiyacından başka bir ilişki bulamaz. (30. Mektup)

Başka Şeylerle Yakın ve Beraber Olan, Kaplayan ALLAH’ın Kendisi Değil İlmidir:

Yüce ALLAH hiçbir şeyle birleşmiş değildir. O, O’dur. (…) Yüce ALLAH, biçimden, nitelikten münezzehtir. Alem ise, algılanan, biçimli, anlaşılabilen şeylerdir. Baştan ayağa kadar…

Biçimden münezzeh olan, biçimde biçimlenenin aynısıdır denemez. Vacip, yani varlığı zorunlu olan, mümkinin yani var olup olmaması eşit derecede muhtemel olanın aynısıdır denemez. Evveli olmayan, sonradan olanın aynısıdır denemez. Yokluğu imkansız olan, yokluğu caiz olanın aynısıdır denemez. Çünkü gerçeklerin kendi zıtlarına dönüşmeleri, aklen de şeriata göre de imkânsızdır. Biri için söylenen şey, diğeri için söylenemez, onu bağlamaz.

Ne gariptir ki Şeyh Muhyiddin (İbn-i Arabi) ve ona bağlı olanlar; Zat-ı İlahi hiçbir şekilde anlaşılamaz, meçhuldür dedikleri halde, Zat-ı İlahi her şeyi kuşatmış, kaplamış, her şeye yakın ve her şeyle beraberdir, diyorlar. Zat-ı İlahi ile ilgili bu hüküm ne?

Bunun doğrusu ehl-i Sünnet alimlerin dedikleridir ki, o da, yakın ve beraber olan, kaplayan ALLAH’ın Kendisi değil, ilmidir. (31. Mektup)

ALLAH Her Şeyden Başkadır:

Hace Bahaeddin Nakşibendi buyuruyor ki:

“Görünen, işitilen ve bilinen hiçbir şey, O (Şanı Yüce) değildir. Bunların hepsini gerçekte bir kelimeyle yok etmelidir. O kelime de ‘La’ (yok) kelimesidir.” (31. Mektup


Hz. Muhammed (O’na Binler Selam) Olmaksızın ALLAH Bilinemez:

Felsefeciler, Şeriatın Sahibi’ne (O’na Binler Selam) uyup, onu gözlerine sürme gibi çekmediklerinden, gözlerini ona tabi olma sürmesiyle parlatmadıklarından, “Emir Alemi” gerçekliğini göremediler, ondan haberleri olmadı. Ki, nerede kaldı Yüce ALLAH’ın Zatı’nın ve sıfatlarının farkına varmaları. O makamlara erişebilmeleri… Onların dar görüşleri, ancak “Yaratılış Alemi”ne yetişebilir. Onu bile tam olarak göremiyorlar. (34. Mektup)


ALLAH’ın Bilinmesi ve Tam Olarak Bulunması İmkânsızdır:

Hiçbir ilim, hiçbir müşahede ve hiçbir marifet, ALLAH’ı (Şanı En Yüce) bulamaz. Gözlerin gördüğü, kulakların işittiği ya da hatıra gelen ne varsa, ALLAH’ın gayrısıdır. O, değildir. O’nunla alaka kurmak, başkasıyla alaka kurmaktır. (38. Mektup)

Müslümanların imamı, Kufe’li İmam-ı A’zam buyurdular ki:

“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Sana layıkıyla ibadet edemedik. Fakat Seni layıkıyla tanıdık.”

ALLAH’a hakkıyla ibadet edemeyişin manası açık. Ama ALLAH’ın tanınması ve bilinmesi, İlahi Zat’ı tanımanın, bilmenin son çizgisi O’nu şu ünvanla tanımaktır:

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/Şura: 11) (38. Mektup)

karalama

ALLAH’ı Bilmekte İlim ve Marifet Farkı:

Anlayışı kıt olanlar sanmasınlar ki, bu marifet basamaklarında özel ile genel, yeni başlayanla işin sonuna ulaşan birdir. Onlar, ilim ile marifetin arasını ayıramadıkları için böyle zannediyorlar. Halbuki ilim, yeni başlayanlar için; marifet ise işin sonuna ulaşanlar için söz konusudur. Marifete Fena’sız ulaşılmaz. Fani olmayanlara bu devlet verilmez.

Marifet, ilmin ötesindedir. Bilinmelidir ki, ilmin ve algılanabilenlerin ötesinde bir şey daha vardır ki, işte ona “Marifet” derler.

Fena makamının mertebeleri, basamakları farklı olduğuna göre, sona ulaşanların elde ettiği marifetin basamakları da şüphesiz farklıdır. Kimin fenası tam ise, daha yüksekse, marifeti de o derece tamdır. Kimin fenasında bir düşüklük varsa, onun marifeti de düşük olur. Buna göre kıyasla. (38. Mektup)

ALLAH’ı Bilmek, Ancak Hz. Muhammed’e (O’na Binler Selam) Uymakla Mümkündür:

İnsanoğlu çeşit çeşit pisliklere, paslara bulaşmaya devam ettiği sürece, ilahi gerçeklerden mahrum kalır. Ayrı kalır. Kalp aynasını, ALLAH’tan başkasını sevme pasından mutlaka kurtarıp, cilalamak lazımdır. Bu pas sökücülerin en iyisi, Hz. Muhammed Mustafa’nın (O’na Binler Selam) yoluna tabi olma, ona uymadır. Dualar, selam ve saygılar onun üzerine olsun.

Bunun için de atılacak adım, nefsin adetlerini, kalbi karartan isteklerini atmaktır, yok etmektir. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu! (42. Mektup)

Nakşibendi Anlayışına Göre ALLAH’ı Bilmek ve O’nun Rızasına Ermekte Son Nokta: Yad-ı Daşt:

(İnsanın ulaşabileceği manevi) kemal ve olgunluk mertebesinin en son noktası olan Yad-ı Daşt (ALLAH’ı hiç unutmamak, sürekli hatırda tutmak) hakkında Hazret-i Hace Abdülhalik (ALLAH Sırrını Takdis Buyursun) buyurdular ki:

“Yad-ı Daşt’tan ötede, vehim ve zanlardan başka bir şey yoktur. Yani ondan daha ilerde bir mertebe yoktur.” (60. Mektup)

İnsanı ALLAH’a Yaklaştıran ve O’ndan Uzaklaştıran Yapısal Nedenler:

Bilmiş ol ki, insanın hemen hemen her şeyi kendinde, özünde toplaması, onun ALLAH’a yakınlığına, değerli ve üstün olmasına neden olduğu gibi, aynı zamanda O’ndan uzaklaşmasına, cahilliğine ve sapıtmasına da neden olur.

ALLAH’a yaklaşması, aynasının tam oluşu, bütün sıfatların ve isimlerin ortaya çıkmasına hatta zati tecellilere bile yetenekli oluşu anlamındadır.

“Göklere ve yere sığmam ama, Mü’min kulumun kalbine sığarım” kudsi hadisi buna işarettir.

ALLAH’tan uzaklaşmasına gelince bu durum, kişinin, bu alemdeki parçalardan her birine muhtaç olmasındandır.

“O ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (2/Bakara: 29)

Bu ihtiyaç nedeniyle onun her şeyle bir irtibatı vardır. Bu irtibat nedeniyle de ALLAH’tan uzaklaşır ve sapıtır. (70. Mektup)

ALLAH’a Yaklaşma Yolunda “Fena” Mertebesi:

Bize ve size düşen şey, Yüce ALLAH’tan başkasına kalbi kapamamız, selamete çıkarmamızdır. Kalbi bu tür şeylerden selamete çıkarmak ise, kalbe ALLAH’tan başka herhangi bir şeyin girmemesine veya hatırdan geçmemesine bağlı… Yüce ALLAH’ın dışında kalanların kalbe girmesini önlemek ise, onları unutmakla olur ki, büyük insanların katında bu hale, “Fena” denir.

ALLAH’ın Zatı dışındakileri unutma, o dereceye varmalı ki, farz-ı muhal o tür şeyleri kalbe getirmek için kendini zorlasa bile ebediyyen hatırına gelmemeli, gönülden geçmemelidir. ALLAH’tan başkasını hatırdan geçirmeme, bu dereceye varmadan, kalbin selamete kavuşması mümkün değil. (82. Mektup)

ALLAH’ı Zikirde Metod:

Beş vakit namazı cemaatle kılıp, devamlı kılınan sünnetleri de kıldıktan sonra, zamanı ALLAH’ı zikretmekle geçirmek gerekir. İster yerken, ister içerken, ister gezerken olsun, ALLAH’tan başka bir şeyle uğraşmamak gerekir.

Sizlere zikretmenin adabını öğretmiştim. Bilinen bu yol üzere zikirle meşgul olmak gerekir. Zikir yapmakta bir gevşeklik gelirse, önce kalbinizin niçin dağıldığını araştırıp bulun. O sebebi tanıyın. İkinci olarak da; kusurları telafi edecek yollara başvurun. Yüce ALLAH’a boyun bükerek, ağlayarak yönelmelisiniz. O’na, kusurların ve kalpteki karartıların gitmesi için dua edin. (93. Mektup)

“Ben, yere ve göğe sığmadım. Fakat Mü’min Kulumun Kalbi Beni Aldı” Hadisinin Açıklaması:

Bundan ne kastedildiğini en iyi bilen ALLAH’dır. Ama herhalde şu anlama geliyor: Burada Mü’minin kalbine ALLAH’ın sığışı, hakiki değil mecazidir. Daha önce de anlatıldığı gibi, ALLAH’ın bir mekâna girmesi imkânsızdır. Öyleyse anlaşılması gereken şudur, kalbin mekânsız olanları içine alması ve kapsaması, hakiki değil mecazidir. Mekânsız şeyler karşısında Arş ve Arş’ta bulunanlar, zerre kadar bile sayılmaz. Bu hüküm, mekana sığmayanların hakikatiyle ilgilidir, suretiyle değil. (95. Mektup)

“ALLAH’ın Ahlakı ile Ahlaklanın” Ne Demektir?:

Hâce Muhammed Parsa (ALLAH Sırrını Takdis Buyursun) “Tahkikat” adlı kitabında, “ALLAH’ın ahlakı ile ahlaklanınız” emrini anlatırken buyuruyor ki:

Yüce ALLAH’ın bir ismi de “Melik”dir. Melik’in manası, her şeyde tasarrufu olan, hükmü geçen demektir. Talebe-salik ilerlerken, kendi nefsine hakim ve galib olur, başkalarının kalbine etki etmeye başlarsa, bu sıfat ile ahlaklanmış olur.

ALLAH’ın bir diğer sıfatı da “Semi”dir. Yani işiticidir. Bu yoldaki salik, hak sözü duyar ve kimden duyarsa duysun kabul ederse, gizli sırları ve hakikatleri can kulağı ile duyarsa, bu sıfatla huylanmış olur.

ALLAH’ın bir diğer sıfatı da “Basir”dir. Yani görücü olmasıdır. Salikin, basiret, yani kalp gözü açılır da kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını feraset nuruyla görür. Başkalarını kendinden daha üstün görür. Yüce ALLAH’ın her an her şeyi gördüğünü, göz önünde bulundurarak hep Yüce ALLAH’ın beğendiği şeyleri yaparsa… bu sıfatla huylanmış olur.

ALLAH’ın diğer bir sıfatı da “Muhyi”dir. Yani, Yüce ALLAH, diridir ve dirilticidir. Eğer bu yoldaki salik, terkedilen sünnetleri diriltmeye çalışırsa, bu sıfatla sıfatlanmış olur.

Yüce ALLAH, “Mümit”dir. Yani, öldüren anlamındadır. Eğer salik, sünnetin yerine konmaya çalışılan bidatlere engel olmaya çalışırsa, o da bu sıfatla sıfatlanmış olur. Diğer sıfatları da bunlara göre anlamak gerekir.

Sıradan, cahil insanlar ALLAH’ın ahlakı ile ahlaklanmaktan, başka şey anlamaktalar. Bundan dolayı da sapıklık çukuruna yuvarlanıyorlar. Evliya olan bir zatın mutlaka ölüleri diriltmesi ya da onda olağanüstü şeylerin meydana gelmesi gerektiğine inanıyorlar. Ve daha buna benzer başka şeyler… Görüldüğü gibi bunlar, bozuk itikatlardır. Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (49/Hucurat: 12) (107. Mektup)

ALLAH’ın İsimlerinin Aynası Olarak Alem (Tüm Yaratılmışlar) ve Vahdet-i Vücud’u Doğru Anlamak:

Alem, büyüğüyle küçüğüyle beraber hepsi, Yüce ALLAH’ın isimlerinin ve sıfatlarının aynasıdır. O’nun fiillerinin ve Zat’ındaki mükemmelliğin görüldüğü yerdir.

Yüce ALLAH, gizli bir hazine ve kapalı bir sır idi. Kendisi, gizli olan mükemmelliğini açığa çıkarmak, toplu manadan ayrıntılara geçmek istedi. Bundan dolayı Yüce Mevla’nın Zat’ına ve sıfatlarına işaret eder bir şekilde mahlukları yarattı.

Alemin, onu yapan Zat’la hiçbir özdeşlik ilişkisi yoktur. ALLAH’ın yarattıkları ancak O’nun fiillerine ve isimlerine işaret ederler.

Alemin Yüce ALLAH ile birleşmiş olduğunu, O’nun aynı ya da benzeri olduğunu, alemi kaplamış, onun içine girmiş, her zerreye yayılmış olduğunu düşünmek, tasavvuftaki manevi sarhoşluğun ve halin galip geldiğini gösterir. Fakat halleri istikamet üzere olan, uyanık bulunan büyükler ise, alemin, Yaratan’ına asla benzemediğini, sadece O’nun yaratığı olduğunu söylerler. ALLAH’ın (Şanı En Yüce) alemi kapladığı, onun içine girdiği ve ilminin alemle bir olduğu söz konusu edildiğinde, sadece hak ehli alimlerin görüşleri doğrultusunda konuşurlar. ALLAH, onların çalışmalarını kabul buyursun.

Şaşılacak bir durum da, bazı sofilerin Yüce ALLAH’ın Zatı-Kendi, bu alemi toplamıştır, bu alemle beraberdir gibi şeyler söylemeleridir. Halbuki onlar, İlahi Zat’ın hiçbir şeye benzemediğini, hatta Zat’ında sıfat bile bulunmadığını itiraf etmektedirler. Bu, bir çelişki değil midir? (…)

Yukarıdaki konunun iyi anlaşılması için bir örnek verelim: Büyük bir sanatkâr, araştırmacı, gizli olan değerli bilgilerini-sanatını açığa çıkarıp göstermek için harfleri ve sesleri kullanır. Ta ki bu harflerden ve seslerden oluşmuş ekranda sanatını ve ilmini açıkça ortaya koyabilsin. Şimdi bu harfler ve sesler, o gizli olan sanatın aynıdır denebilir mi?

Bu harfler ve sesler, gizli olan o sanatın ve ilmin ortaya çıktığı yerler ve saklı kalmış olan bir ustalığın göründüğü aynalardır. Dolayısıyla bu harfler ve sesler, o gizli sanatların ve ilimlerin kendisidir-aynısıdır demek yanlış olacaktır.

İşte İlahi Zat’ın (ALLAH) alemi kuşatması ve onunla beraberliği de böyledir. (…)

Yaratılmışların ALLAH’ın isimlerine ayna gibi olduğunu ispat etmek için, ‘Yüce ALLAH, bu alemle birleşmiştir, beraberdir, onun aynıdır ve alemi kaplamıştır’ gibi şeyler söylemek tasavvuf sarhoşluğundandır. Yüce Hakk’ın Zat’ı, gerçekte bu türlü ilişkilerden ve oluşumlardan uzaktır ve arınmıştır.

Toprak nerede, Rablerin Rabbi nerede?… (125. Mektup)


Namazın Cennet’teki Yansıması ALLAH’ı Görmek Olacaktır:

Bil ki, namaz kılanın rütbesi, ahirette Cenab-ı Hakk’ı görme rütbesi gibidir. Dünyada, ALLAH’a yakınlığın en sonu, namazdadır. Ahirette ise, yakınlığın en sonu Cenab-ı Hakk’ı görmektedir. (137. Mektup)


İmam Rabbani’ye Göre Vahdet-i Vücud:

Bilmiş ol ki tarikat şeyhleri üç kısımdır:

Birinci kısım demektedir ki:

Alem, Hakk’ın yaratmasıyla dışsal olarak (hariç) mevcuttur. Alemde bulunan tüm kemal ve noksanlıkları ALLAH (Şanı En Yüce) yaratmıştır. (Bu birinci kısım şeyhler) Kendilerini sadece bir kalıp olarak bilirler. Ve bunu da yine Cenab-ı Hakk’ın yarattığına inanırlar. Yokluk denizinde öyle boğulup kaybolmuşlardır ki, ne kendilerinden ne de alemden bir haberleri yoktur.

Bunlar, başkasının elbisesini giymiş kimselere benzerler. Emanet olarak bir başkasının elbisesini giymişlerdir. Bu elbisenin, kendilerinin olmayıp bir başkasının olduğunu bilirler. Böyle bilmeleri kendilerine o kadar ağır basar ki, elbiseyi asıl sahibinde görürler. Kendilerini de çıplak sanırlar.

İşte yukarıda hali anlatılan bir şahıs, hissizlik ve sarhoşluk halinden kurtulup, ayık ve şuurlu bir hale kavuştuğunda, yani ‘Fena’dan sonra ‘Beka’ ile müşerref olduğunda, elbiseyi kendi üzerinde görse bile, onun başkasına ait olduğunu fark eder. Çünkü önceki ‘Fena’ hali, şu an bilgi ile iç içedir. Artık elbiseyle hiçbir bağı ve irtibatı kalmamıştır. Kendindeki üstünlükleri ve bazı vasıfları, tıpkı bir elbise gibi soyunup çıkartan insanların hali de böyledir. Tek bir fark; o elbiseyi bir kuruntu ve hayal olarak görmeleri, dışsal olarak (hariçte) asla böyle bir elbise olmadığının farkında bulunmalarıdır. Bu görüşleri öyle yoğunluk kazanır ki, kuruntu ve hayalden ibaret olan elbiseyi de çıkartırlar ve kendilerini çıplak olarak görmeye başlarlar. Uyanıp kendilerine geldiklerinde ise, o elbiseyi kendi yanlarında bulurlar.

Fakat bu birinci kısımdaki kişilerin ‘Fena’ halleri tastamam, buna bağlı olarak gelişen ‘Beka’sı da daha olgundur. inşaALLAH yakında bu meseleye tekrar geleceğiz.

Bu büyük insanlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin, Kitap’tan, Sünnet’ten ve icmadan çıkardıkları ve söz birliği ile bildirdikleri iman bilgilerinin hepsine öylece inanırlar. Bu alimlerle kelam alimleri arasında hiçbir fark yoktur. Sadece, kelam alimleri bu bilgilere ilimle ve delillerle ulaşırken, bu büyük insanlar hallerle, zevklerle ve keşiflerle ulaşmaktadırlar.

Yine bu büyük insanlar, kesinlikle alemde bulunan herhangi bir şeyi Cenab-ı ALLAH’a dayandırmazlar, O’nunla o şeyler arasında bir bağ kurmaya kalkışmazlar. Böyle bir ilişkiyi şiddetle reddederler. Ki, nerede kalır, o şeylerin ALLAH’ın Kendisidir ya da bir parçasıdır demiş olmaları.

Olsa olsa, Rablık, ibadete müstehak olması, Yaratıcı olması ve yaratılmışların O’nun sanatının eserleri olmaları ALLAH’a dayandırılabilir. Hatta kendilerine halleri ağır bastığında bu dayanışı bile unuturlar, kaybederler. İşte o anda gerçek ‘Fena’ haliyle şereflenirler. Zati tecellilere kavuşurlar, sonsuz tecellilere ulaşırlar.

İkinci kısmı oluşturan insanlar derler ki:

Alem, Cenab-ı Hakk’ın gölgesidir. Fakat dıştaki varlığı asalet yoluyla değil de gölge yoluyla olmaktadır. Alemin mevcudiyeti, Cenab-ı Hakk’ın varlığına bağlıdır, O’nunla ayakta durmaktadır. Çünkü gölgenin varlığı, aslın varlığına bağlıdır.

Örneğin; bir şahsın gölgesi kendisiyle beraber uzasa ve o şahıs bütün özelliklerini, üstünlüklerini o gölgeye yansıtsa, -ilim, kudret, dileme gibi, ya da diğer elem duyma, lezzet alma gibi özellikler buna dâhildir- daha sonra o gölge güneşe atılsa, acı duysa, aklı olan ve mantık kuralları içinde düşünen bir insan: ‘Gölgenin sahibi acı duydu’ demez.

Üçüncü kısmın alimlerinin ise aynen böyle iddia ettiklerini aşağıda göreceğiz.

Yaratılmışların gerçekleştirdikleri bütün kötü fiiller için, Cenab-ı Hakk’ın fiilleridir denemez. Nasıl ki gölge, kendi arzusuyla hareket ettiğinde, o şahıs hareket etti denemeyeceği gibi… Evet, bununla beraber, o şahsın gücü ve iradesiyle hareket ediyor, denilebilir.

Bu noktada önemli olan şudur; kötülüğü yaratmak kötü değildir. Gerçekte kötülük, çalışıp onu fiil haline getirmektir.

Üçüncü kısım:

Bu büyükler (alemin temel gerçekliğinin) Vahdet-i Vücud olduğunu söylerler. Yani dışsal varlıkların tümü, tek bir varlıktır, o da Cenab-ı Hakk’ın Kendisidir.

‘Dışta (fiili olarak) herhangi bir alem yok, ancak ilmen vardır’ derler.

Yine, ‘A’yan’, (dışsal varlıklar) hiçbir zaman varlık kokusunu almamıştır da demektedirler. Bu alimler her ne kadar: ‘Alem, Cenab-ı Hakk’ın gölgesidir’ demişlerse de, şunu da söylemekten geri durmazlar: ‘Onun gölge olma niteliği ancak hiç mertebesindedir. Ama işin aslında ve dışsal anlamda yokluktur.’

Yine bu insanlar: Noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH, vücub ve imkân (Kendi varlığı zorunlu, diğer varlıklar ise O’nun dilemesine bağlı) sıfatıyla sıfatlandığını ve bu sıfatların yukarıdan aşağıya doğru inen mertebelerini tespit ettiklerini söylerler. Her mertebede ‘O Bir Olan Zat’ın o mertebeye uygun özellikler ile birlikte olduğunu; acıyı-tatlıyı duyanın, ‘O Bir Olan Zat’ olduğunu söylerler. Fakat bunlar, perdenin gerisinde hissedilen ve hayal edilen şeylerdir, doğrudan Kendisi değildir, demektedirler.

Onlar bu sözleriyle, birçok bakımdan aklen ve dinen sakıncalı sayılan duruma giriyorlar. Bu durumlarına yöneltilen eleştirilere cevap verebilmek için de, birçok hile yollarına sapmış ve akıldan uzak teklifler yapmışlardır. Bu insanlar her ne kadar kemal ve visalin (manevi olgunluk ve ALLAH’ın rızasına, bilgisine ulaşma) çeşitli derecelerine göre ileri noktalara gelmiş kişiler olsalar da, onların bu tür sözleri halkı sapıklığa ve inkâra götürmektedir.

Onlar, insanları, Vahdet-i Vücud konulu söylemleriyle zındıklığa sürüklemektedirler. Birinci kısmı oluşturan alimler, bu konuda daha olgun ve doğru yoldadır. Kitaba ve Sünnet’e uygunlukları ve hiçbir sakat düşüncelerinin olmadığı açıktır. Ama manevi olgunluklarına ve tamamlanma dereceleri bazı özel anlamlara dayalıdır. Şöyle ki, insan varlığının, bazı mertebelerinde, ilk oluşum (mebde) haline bir benzerlik söz konusudur. Çok ince ve maddi niteliklerden uzak bulunan ‘Hafi’ ve ‘Ahfa’ latifelerinde olduğu gibi… Onun için birçokları, sırrın fenasına kavuştukları halde, başlangıçta bu mertebeleri birbirinden ayıramamışlar ve onları ‘Lâ’ (yok) kelimesiyle yok saymışlardır. Hatta bunları başlangıç ile karıştırıp, birleştirmişlerdir. O zaman da kendilerini Hakk olarak zannederler, Yüce Hakk’ın aynı olduklarını zannederler. Ve derler ki: ‘Dışta yalnız Yüce ALLAH var. Bizim varlığımız diye bir şey kesinlikle yok.’

Fakat dışsal olarak da bir takım eserler ortaya çıktığında, bunları ilmen var olarak kabul etmek zorunda kalırlar. Ve bu durum hakkında da derler ki: ‘A’yan, yani eşya, varlıkla yokluk arasında bir berzah, bir geçittir.’

Çünkü onlar, işin başında yaratılmışlara ait bazı varlıkların mertebelerini birbirinden ayırt edemedikleri için, varlığın bulunuşunu düşünemez ve onların berzah olduğunu, varlıkla yokluk arasında geçit olduğunu söylerler. Böylece mümkün olan varlıklara (yaratılmışlara) vaciplik (sadece ALLAH’a has olan, varlığı zorunlu olma hali) bulaştırmış olurlar. İleri sürdükleri şeyin, görünürde ve ismen de olsa, gerçekte vacibe benzeyen yaratılmışlar olduğunun farkına varamamışlardır. Eğer bunun farkına varıp da yaratılmış olanı, vacip olandan ayırabilselerdi, alemin ALLAH’da birleştiğini ve O’nun aynı olduğunu söylemezlerdi. Alemi, Cenab-ı Hakk’tan ayrı görüp Vahdet-i Vücud’dan söz etmezlerdi.

Bir şahıs kendini var olarak kabul ettiği sürece, kendini Cenab-ı Hakk olarak göremez. Eğer kendinden bir eser kalmadığını zannediyorsa, bu da aynı şekilde yanlış görüşünden dolayıdır.

(…)

Birinci kısım alimler, Peygamberlerin Sonuncusu’na tam bir bağlılık içinde bulunmaları ve onunla sürekli bir irtibat halinde olmalarından dolayı, yaratılmışların bütün mertebelerini vacipten ayırmışlardır. Hepsini daha işin başında ‘Lâ’ kelimesi ile yok etmişlerdir. Yaratılmışlarla Vacip Olan (ALLAH) arasında hiçbir oran, karşılık ve benzerlik görmemişlerdir. Kendilerini aciz bir yaratılmıştan başka bir şey olarak bilmemişlerdir. Cenab-ı Hakk’ı, yaratıcıları ve sahipleri olarak tanımışlardır.

Bir kişinin kendisini Mevlası’nın aynısı veya gölgesi olarak görmesi, bu büyük insanlara çok ağır gelmektedir.

Toprak nere, Rablerin Rabbi nere?…

Bu büyük insanlar varlığı Cenab-ı Hakk’ın yaratığı olduğu için severler. Onların gözünde varlığın değeri, bu sebepten ve bu özelliğinden ileri gelmektedir. Yani, yaratılmışlar ve kendi fiilleri, Cenab-ı Hakk’ın sanatı, O’nun fillerinin, iradesinin ve kudretinin eseri oldukları için yaratılmışlara tam olarak boyun eğip, teslim olurlar. Şeriata ters düşen şeyler dışında onların fiillerini inkâra kalkışmazlar. İşte bu boyun eğiş, beğenip teslim oluş, tevhid ehli insanlara ait bir özelliktir. Bunun nedeni de, yaratılmışları, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının görünümü olarak bilmeleridir. (…)

Çünkü seven sevgilisini, onu sevmeyi gerektiren en ufak bir şeyle bile sevebilir. Ama sevgilinin yarattıkları, eserleri ve kulları için aynı şiddette bir aşk duymak mümkün değildir. Onların da sevilebilmesi için, sevgilinin çok sevilmiş olması, aradaki aşkın çok büyük olması gerekir. İşte bunu için bu yüksek insanlar, velilik makamlarının sonu olan kulluk makamlarında çok büyük hazlara ve zevklere gark olurlar.

Bu seçkin insanların doğru bir hal üzere olduklarına, keşiflerinin Kitap, Sünnet ve şeriatın zahirine tamamıyla uygun olduğuna, bundan daha sağlam bir delil olabilir mi? Öyle ki o insanlar, şeriatın zahirine kıl kadar aykırı hareket etmemişlerdir.” (160. Mektup)



ALLAH Sadece Kendinden İbarettir:

Yüce Hakk’ın hakikati sadece Kendi varlığıdır. Dışardan asla hiçbir şey O’na katılmamıştır. Yüce Hakk’ın hakikati olan ve sadece Kendinden ibaret bulunan bu varlık, bütün hayırların ve olgunlukların kaynağıdır. Bütün güzelliklerin ve iyiliklerin başlangıcıdır. (234. Mektup)



Onu Gösteren Deliller ve ALLAH:

Azimetleri -delilleri- aşarak Rabbimi tanıdım. Hayır, belki de azimetlerin -delillerin- aşılmasını, Rabbimle tanıdım. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH, Kendinden başkasına delildir. Aksi olmaz. Çünkü delil, delil olunandan daha açıktır.

Hangi şey Cenab-ı Hakk’tan daha açık ve net olabilir ki? Çünkü bütün eşyalar ancak O’nunla meydandadır. Ve her şeyin varlığı O’ndandır. Cenab-ı ALLAH, hem Kendi Zat’ına ve hem de Zat’ından başkalarına delildir, işaret etmektedir.

Hiç şüphesiz Rabbimi, Rabbimle bildiğim gibi, eşyaları da yine Rabbimle bildim. Buradaki mevzunun böyle olduğunu, limmi -akla ve görüşe dayanan- yani müessirden esere doğru olan delille buluruz. Fakat bir çoklarının görüşü, inni delil ile anlaşılandır. Yani eserden müessire -eseri yapana- giden yol iledir.

Buradaki farklılık, görüşlerin değişik oluşundandır. Hatta orada delillere ve işaretlere gerek yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın ortaya çıkışında da -zuhur- hiçbir şüphe yoktur. O, açık ve berrak olanların en yücesidir. Cenab-ı Hakk, ancak kalbinde hastalık, gözünde perde olanlar için gizlidir. (247. Mektup)

Peygamberlik Nuru Olmadan ALLAH Bilinemez:

Peygamberlerin davet nurları günden güne etrafa yayıldığı zaman, bu nurların bereketi sayesinde sonradan gelen felsefeciler, öncekilerin görüşlerini ve mezheplerini reddettiler. Yüce ALLAH’ın var ve bir olduğunu söyleyerek ispat ettiler.

Bizim aklımızın, peygamberlik nurunun desteği olmadan Cenab-ı Hakk’ı anlaması mümkün değildir. Bizim anlayışlarımız, peygamberlerin varlığı vasıta olmadan, bu muamelelere, işlere ulaşmaktan uzaktır. (259. Mektup)


ALLAH’a Ulaşılamaz… O, Ötelerin de Ötesindedir:

Yüce Hakk ise, ötelerin de ötesinde, ötelerin de ötesindedir.

Ötelerde, daha ötelerde demekle, perdeler var sanılmasın. Çünkü perdeler tamamen ortadan kalkmıştır. Tam aksi, daha ötelerde oluşu, büyüklük ve yüceliğindendir. Ki bunlar, Cenab-ı Hakk’ı bulmaya ve idrak etmeye engeldir. Halbuki Yüce Hakk, yarattıklarına çok yakındır. Ama O’nu bulmak çok uzaktır. (260. Mektup)

ALLAH, Zıddı Olmayan Bir Varlıktır:

Tersi yokluk olan bir varlık, Zat-ı İlahiyeye layık olamaz.

Başka bir kelime bulunamadığı için bu mertebeye varlık -vücud- diyorsak bununla tersi, yani karşıtlığı yokluk olmayan vücudu -varlığı- kast etmekteyiz. (260. Mektup)

ALLAH’a Yaklaşmada Nafile ve Farz İbadetler:

Nafile ibadetleri yerine getirme, ALLAH’a yakınlık gölgelerinden bir gölgenin elde edilmesini sağlar. Farz ibadetleri yerine getirmekle ise, asla herhangi bir gölge şaibesi bulunmayan asıl yakınlık ihsan edilir.

Ancak nafile ibadetler, farzları tamamlamak için yapılıyorsa, o zaman bu da, asıl yakınlığın elde edilmesine yardımcı ve destek olur, farzların içine katılır. (260. Mektup)

ALLAH, Her Şeyden Münezzehtir:

Yüce ALLAH hiçbir şeyin içinde değildir. Hiçbir şey de O’nun içinde değildir. Fakat ALLAH (Şanı En Yüce) bütün eşyayı kuşatmıştır. Her şeye yakındır, her şeyle beraberdir. Fakat bu, bizim eksik aklımızla anlamaya çalıştığımız kuşatma, beraberlik ve yakınlık gibi değildir. Çünkü bu tür şeyler Cenab-ı Hakk’a layık değildir. Keşiflerle, müşahede ile anlaşılan her ne şey varsa, Cenab-ı Hakk, onlardan münezzehtir, o değildir. Çünkü yaratılmışların hiçbiri Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının, sıfatının ve fillerinin gerçekliğini anlayamaz, bilemez. Sadece hayret eder, şaşırır, kalır.

Gaybe iman etmek, keşfedilen ve görünen her şeyi, ‘La’ (hayır) diyerek reddetmeyi gerektirir. (266. Mektup)


ALLAH’a Özdeş Olan Başka Bir Şey Var mıdır?

“Alem, Cenab-ı Hakk’ın aynı da değil, gayrı da değil…”

Böyle bir söz doğruluktan uzaktır. Çünkü, “bu iki kavram birbirinin tersidir”, sözü, kabul edilen bir mantık hükmüdür. Bu iki kavram arasındaki tersliği-farklılığı inkâr eden ise aklın kesin gerçekleriyle çatışmış olur.

Bu konuda söylenebilecek en önemli tespit şudur: Kelam alimleri, ALLAH’ın sıfatlarıyla ilgili olarak derler ki:

“ALLAH’ın sıfatları O’nun aynısı da değildir, gayrısı da değildir.”

(…) Çünkü ALLAH’ın sıfatları Kendinden ayrı değildir. Cenab-ı Hakk’ın Kendisiyle, sıfatları arasında bir ayrılık olduğunu kabul etmek düşünülemez. Dolayısıyla, “ne aynıdır ne de gayrıdır” sözü, sıfatlarıyla ilgili olduğunda geçerlidir, orada doğrudur.

Ama alem böyle değildir. Çünkü böyle bir ilişki, alem için burada mevcut değildir. Şu hadis-i şerif: ‘ALLAH vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu’, aynısı olmayı da gayrısı olmayı da birlikte reddeden, hem lügat bakımından, hem de kullanılış bakımından böyle bir şeyin doğru olabilmesini uzak gören bir hadistir.

Bu cemaat bu alemin, ALLAH’ın sıfatları gibi olduğunu düşünüp, sıfatlara ait olan hükümlerin (sonsuz geçmiş boyunca var olmak gibi) alem için de geçerli olduğunu ispata kalkıştılar. Bu da kusurlarından ve ulaşamamış olmaktan kaynaklanıyor. Şöyle ki:

Bu cemaat, alemin Cenab-ı Hakk’ın aynı olduğunu reddettiklerine göre onlara düşen, aynı şekilde alemin Cenab-ı Hakk’ın gayrısı olduğunu söylemeleriydi. Böylelikle, Vahdet-i Vücud’u savunanların sıfatından çıkarak varlığın birden fazla oluşuna karar vermiş olabilsinler. (272. Mektup)

İnsan, Bu Dünyada ALLAH ile Konuşabilir mi?:

Noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH (Şanı En Yüce) zalimlerin söylediklerinden çok yüksektir, çok yücedir.

Yine onlar, Cenab-ı Hakk ile konuştuklarını ispata kalkışırlar. Derler ki: ‘Yüce ALLAH, bize şunları şunları emretti.’

Bazı kereler Cenab-ı Hakk’tan düşmanlarıyla ilgili tehditler, bazı kereler de sevdikleriyle ilgili müjdeler naklederler. Onlardan bazıları derler ki: ‘Gecenin üçte birinden veya dörtte birinden itibaren sabaha kadar Cenab-ı Hakk ile konuştum, her ne sorduysam O’ndan cevabını aldım.’

Cenab-ı Hakk bu cemaatle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: ‘Celalime yemin olsun ki, onlar kendilerini çok büyük gördüler, büyük azgınlık ettiler.’ (25/Furkan: 21)

Onlar, görmüş oldukları bu nurun, Cenab-ı Hakk’ın aynı, Zat’ının aynı olduğuna inanmaktadırlar. Onlar demiyorlar ki: ‘Bu nurlar, Cenab-ı Hakk’ın zuhuratından biridir. O’nun gölgelerinden bir gölgedir.’

Şüphesiz bu nurların, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ı olduğuna inanmak tam bir iftiradır. Sırf inkârdır. Halis zındıklıktır. Bu iftiracıların cezalarını bir an önce vermemesi, her türlü azapla bir an önce azaplandırmaması Cenab-ı Hakk’ın tahammülünün sonsuz oluşundandır.

Bunları bildiğin halde ey müsamahalı davranan ALLAH’ım! Noksan sıfatlardan münezzehsin. (272. Mektup)



Marifet Hayret’le Orantılıdır:

Onlardan (ALLAH’ı Bilenlerden) bazıları dediler ki: ‘Onların ALLAH’ı en iyi bileni, tanıyanı, O’na en fazla hayret edenidir.’ (277. Mektup)

ALLAH’ı Bilmek’te Son Mertebe ya da ALLAH, En İyi Ancak ALLAH İle Bilenebilir:

ALLAH’ı, ALLAH olmaksızın görmek (bilmek) mümkün değildir. Bu, ‘Hakka’l-Yakin’ mertebesidir. Ki burada görmenin (bilmenin) hakikati tahakkuk eder. (277. Mektup)

ALLAH ile Yarattıkları Arasındaki İlişkinin Temel Niteliği ya da Evren’in Yaratılış Hikmeti:

Alem (ALLAH tarafından yaratılmışların tümü) , büyüğüyle küçüğüyle ilahi sıfatların ve isimlerin görüntüleridir. Zati üstünlüklerin ve işlerin aynalarıdır. Cenab-ı Hakk, gizli bir hazine ve saklı bir sır idi. Kendini kapalılıktan açığa çıkarmak istedi. (…) Dolayısıyla alemi yarattı ki, Kendi aslına işaret etsin ve Kendi gerçekliğine bir belirti olsun.

Alemle, onu Yaratan arasında, alemi yaratmış olmaktan başka hiçbir ilişki yoktur. Bu, ALLAH’ın gizli üstünlüklerine de delildir. Bundan öte bütün hükümler (ALLAH ile alemin bir olması, aynı olması, birinin diğerini kuşatmış bulunması ve beraber olmaları gibi) sarhoşluktan ve halin ağır basmasındandır.

Halleri dosdoğru olan büyükler ise, uyanıklık ve kavuşma kadehinden içmişlerdir. Onlar, bu tür ilimlerden uzaklaşırlar ve böyle hallerden dolayı tevbe ederler. Onlardan bazılarına ‘sulûk’ (ALLAH’ı bilme yolculuğu) sırasında böyle şeyler gelirse, o şeyleri bırakıp başkalarına geçerler. Şeriat ilimlerine uygun olan ezeli ilimlerle nimetlenirler.

Bu konuyu bir örnekle açıklayalım:

Sanatkar bir alim, gizli üstünlüklerini ortaya koymak, açığa çıkartmak, saklı/kapalı sanatını topluma göstermek istediğinde, (örneğin bu bir bestekar ise) harfler ve sesler icat eder. Böylelikle saklı sanatını ve gizli üstünlüklerini bu harflerin ve seslerin perdesinde ortaya çıkarmış olur. Fakat bunu yaptığında o harfler ve seslerle, gizli/saklı manalar arasında hiçbir ilişki yoktur. Hatta o sanatkâr alimle, onlar arasında da asla bir bağlantı olmaz. Olsa olsa ancak o sanatkâr alim o harfler ve sesleri icat etmiştir. Ve onlar da o sanatkâr alimin saklı/gizli üstünlüklerine işaret etmişlerdir.

O zaman şöyle bir söz söylemenin bir manası kalmaz:

Bu harfler ve sesler, o mucit alimin aynısıdır. Veya o manaların aynısıdır.

Kuşatmış olma ve beraberlik hükmü de böyledir. (…)

Bu harfler ve sesler dışsal olarak (hariçte) mevcutturlar. Yoksa sadece o alimin ve ona ait manaların mevcut olduğu, ama harflerin ve seslerin bir hayal ve kuruntudan ibaret bulunduğu düşünülemez.

Yüce ALLAH’ın dışında kalan alem (masiva) de böyledir. Varlığı, gölge bir varlık olarak ve tabii bir oluşum ile mevcuttur. Yoksa o bir hayal ve kuruntudan ibaret değildir. (287. Mektup)


Sadece ALLAH’a Ait Olmak:

Bu zamanın sultanından şöyle bir olay aktarılır:

Sultanın veziri onun yanında ayakta durmaktaymış. O anda vezir, bütün dikkatini elbiseye verip, eliyle onu düzeltmekteymiş. Sultan ise vezirin kendisinden başka bir şeyle meşgul olduğunu görünce, onu azarlayarak şöyle demiş:

Ben böyle bir şeyi hazmedemem. Benim vezirim olduğun halde, huzurumda benden başka bir şeyle ilgilenip, elbiseni düzeltmekle meşgul olmanı çekemem.

Öyleyse düşünmek gerek, alçak dünya için en ince edeplere bile riayet etmek gerekiyorsa, ALLAH’a ulaştıran vasıtalarda en mükemmel şekliyle edeplere riayet etmek gerekmektedir. (292. Mektup)

ALLAH Her Şeyin Ötesindedir:

Vücub (ALLAH’ın varlığının zorunlu oluşu) ve vücud (ALLAH’ın varlığı), her ne kadar Sübhan Hakk’ın kemalinden iki sıfat ise de:

O Yüce Zat, bütün isimlerin, sıfatların ötesindedir.

Şuunların ve itibarların ötesindedir.

Zahirlerin ve batınların ötesindedir.

Açıkların ve saklı olanların ötesindedir.

Tecellilerin ve zuhur edenlerin ötesindedir.

Müşahedelerin ve mükaşefelerin ötesindedir.

Akla gelenlerin ve hissedilenlerin ötesindedir.

Vehme gelenlerin ve hayal edilenlerin ötesindedir.

Ve o Sübhan Zat, ötelerin de ötesinde… sonra ötelerin de ötesinde… sonra ötelerin de ötesindedir. (314. Mektup)


Allah Nerede Aranmalı? :

Ey dost,

Kul nerede, istemek nerede? Zira kulun istedikleri, mutlaka anlayabildiği miktarla sınırlı olacaktır. Hiç kaybolmayan güzelin müşahedesini, zerrelerin aynalarında görmeye çalışmak, eksik –dar- görüşünden kaynaklanmaktadır. Zira zerrelerin, o cemale –güzele- ayna olmaya ne mecali olabilir ki? Zerreler aynasında görünenler, sonsuz olan o cemalin –güzelliğin- gölgelerinden bir gölgedir.

Öyleyse Yüce ALLAH’ı, ötelerin de ötesinde aramak gerekiyor. Hakk Sübhan’ı, afaki ve enfüsi –maddi ve manevi- dairelerin haricinde aramak lazım. (338. Mektup)

Author: Rasit Tunca

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir