islamda Namaz ve Hükümleri ve Nasıl Namaz Kılınır?

NAMAZ NEDİR
Namaz, İslam’ın beş şartından biri olan, günün belli vaktilerinde ve abdest alınarak yerine getirilen ibadettir.

Namaz ibadetlerin en üstünüdür. İslamın ikinci şartıdır.

Arapçada namaza (Salât) denir. Salât, aslında dua, rahmet ve istiğfar demekdir. Namazda, bu üç mananın hepsi bulundugu için, salât denilmiştir.

Adem aleyhisselamdan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı bir araya toplanarak, Hz. Muhammed aleyhisselama inananlara farz edildi.

“Ey iman edenler, rüku edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac Suresi, 77)

Namaz, Allahü tealaya ve Resûlüne imandan sonra, bütün amel ve ibadetlerden daha üstün bir ibadetdir.

Dinimizde ilk emredilen farz namazdır. “Namaz, müminlere belli vakitlerde farz kılındı.” (Nisa, 103).

Kıyametde de, imandan sonra ilk soru namazdan olacaktır.

Namaz, İslam dininde imandan sonra en kıymetli ibadetdir. Allahü teala, kullarının yalnız kendisine ibadet etmeleri için namazı farz etdi. Kur’an-ı kerîmde yüzden fazla ayet-i kerimede (namaz kılınız!) buyurulmakdadır. Hadis-i şerifde, (Allahü teala, hergün beş vakit namaz kılmayı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, hergün beş vakit namaz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teala söz verdi) buyruldu.

Namaz, dinin direğidir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki; Başsız insan olmadığı gibi, namazsız da din olmaz.

İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran hayırlı amel, namazdır. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Namaz dinin direğidir. Namaz kılan kimse, dinini kuvvetlendirir. Namaz kılmayan, elbette dinini yıkar.”

Namaz kılmak, akllı olan ve büluğ çağına giren her erkek ve kadın müslümana farzdır.

İsra suresinin, (Güneşin kayması anından, gecenin kararmasına kadar ve sabah vakti namaz kıl) mealindeki 78. âyet-i kerimenin aslında geçen, (Dülûk-üş şems) öğle ve ikindi, (Gasak-ıl leyl) akşam ve yatsı namazı, (Fecr) de sabah namazıdır. (Beydavi)

“Akşama girerken, sabaha ererken, gündüzün sonunda ve öğle vaktinde Allah’ı tenzih edin!” (Rum 17,18)


NAMAZ – NAMAZIN ÖNEMİ

Eğer Islâm`ı tek kelime ile anlatmamız istense, “Namaz” diyebiliriz. Bu yüzden Allah Rasülü namazı, “dinin orta direği” diye nitelemiştir.(el-Hindî age. I/278 (1372), Ebu Naîm`den.)

İnsanlar Allah`ı tanımak için yaratılmışlardır. (K. ez-Zâriyat (51 ) 56: Ayrıca bk, Aclûn[M1>î[M2>, Kesfu`I-hafâ N/173.) Allah`ı iyi tanımışlığın en güzel göstergesi namazdır.

Namazın toplayıcılık niteliği vardır. Onda her türlü ibadetten bir parça bulunur. (Imam Rabbani Mektubat`ında bunu güzel izah eder.)

Namazı Yaratıcımız (c.c.) imana denk tutmus ve kıble değiştiginde, “geçmiş namazlarımız boşa mi gitti?” diye soranlara, “Allah sizin imanınızı zayi etmez” buyurarak, namazdan “iman” diye söz etmiştir. (K. Bakara (2) 143.)

Bu yüzden sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)`in arkadaşları da: “Biz namazdan başka hiçbir ibadeti terketmeyi küfre yani. kâfir olmaya denk saymazdık” demişlerdir.

Dünyada en üst makamdan en aşağı görülenine kadar herkesi aynı safta toplayıp, Allah`ın karşısında hepsinin insan olarak eşit olduklarını namaz kadar vurgulayan bir başka eylem yoktur.

İnsanın bedeninin gıdaya ve çeşitli vitaminlere ihtiyacı olduğu gibi, ruhunun da gıdaya ve vitaminlere ihtiyacı vardır. Ruhun temel gıdası namazdır. Ve insanın bedeni çeşitli kirlerle kirlendigi gibi ruhu da kirlenir. Namaz bu her iki kiri de temizler.

Namaz insanı yalnızlık duygusundan kurtarır. Günde en az beş defa tekbir alırken dünyayı ve içinde bulunanları arkasına atan, bu hareketiyle en azından şunları demek ister:

Bütün dünya bir yana olsa bana Allah`ım yeter. Ben ondan başka boyun eğecek kimse tanımıyorum.

Allah-u Ekber = En büyük Allah`tır, diyorum ve benim namazıma O`nun ihtiyacı olmadığını da böylelikle itiraf ediyorum.

Namaz sevgili Peygamberimiz aracılığıyla bizzat Yüce Allah`ımızın bize gönderdiği bir hediyedir; onu nasıl reddederiz?

Namaz Miraç hediyesi olmakla mü`minlerin Miracı sayılmıştır. Yani namaz insanı manâ âleminde alabildiğine yükselten bir asansördür. Ona tutunmayanlar aşağıların aşağısında kalacaklardır.

Namaza belki de en az muhtaç olan insan, Allah`ın Rasûlü Muhammed`dir. Ama o, aynı zamanda namazı en iyi anlayan insandır. Bu yüzden onun, ayakları şişecek kadar namaz kıldığıolurdu. Aişe annemiz ona bir seferinde acıyarak: “Ey Allah`ın Rasûlü, Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışladığını söylüyor, öyleyse kendini bunca yormak niçin?” diye sorduğunda O da:

“Sükreden bir kul olmayayım mi?” buyurmuştur. (Buharî tefsir 48, teheccüd 6; Müslim, münafikûn 79, 81.) Demek ki namaz, Allah`ımızın verdiği sayısız nimetlere karşı da bir şükür, yani tesekkürdür.

Artık kalp temizliğinin nasıl olduğunu daha iyi anlıyor olmalıyız. Demek ki, kalp temizliği namaz kılmamayı değil, daha çok kılmayı gerektirir.

Ancak namazın bütün bu iyi etkileri için bir şart vardır: Onu Allah`la yüzyüzeymis gibi kılmak. Yani “huşû” ya da “ihsan”. Kendisini Allah`la konuşuyor sayarak o şekilde namaz kılmak. Onun için namaz kılanın önünden geçilmez. Konuşanlar, arasından geçmek terbiyesizliktir.

Bu yüzden Allah, kurtuluşa erecekler içerisinde öncelikle namazlarını “huşû” içinde kılanları sayar. (“Mû`minler elbette kurtulacaktır: Onlar ki, namazlarında huşuludurlar, boş şeylerden yüzçevirirler, zekâtlarını verirler, ırzlarını korurlar..:` K. Müminûn (23) 1-9.)

Bu yüzden Allah (c.c.) “Beni anmak için namaz kıl.” (Tâ-hâ (20) 14.) buyurur. Demek ki namaz Allah`ı anmak yani zikretmek ve hatırlamak için kılınır.

Bu yüzden Allah (c.c.): “dosdoğru kılınan namaz insanları her kötülükten alıkoyar.” (Akebût (29) 45.) buyurur. Bunu herkes, kırk gün değil, sadece bir hafta, hattâ bir gün huşû`lu namaz kılmakla açık seçik görür. Ama olabildiğince düşünerek, olabildiğince kontaktta.

Bu yüzden Allah Rasûlü dünya meşgaleleriyle yorulduğu ve sıkıldığızamanlarda: “Ey Bilal, kalk da bizi ferahlat!” (Ebû Dâvûd, edep 78; Müsned V/364, 371.) yani, ezan oku da namaz kılalım, buyururlardı.

Onun arkadaşlarından bazıları da namaza durduklarında Allah`tan başka her şeyi unuturlardı. Hattâ birisinin sırtına ok saplanmışti. Acısına dayanamadığı için çıkaramıyorlardı. Bu yüzden o namaza durduğunda çıkardılar. Duymamıştı bile. (Benzer bir olay için bk. Kandıhlevî, Hayâtu`s-sahabe NI/605.)

Bir başkası, namazda hatırına gelip kendisini Allah`ı anmaktan alıkoyduğu için, çok değerli hurma bahçesini Allah Rasûlü`ne bağışladı. (bk. Kandıhlevî age NI/544; Ibnü`I-münzir, et-Tergib I/316. )

Artık nasıl namaz kılmayız? Nasıl AlIah`a kulluğu kabullenmeyiz? Nasıl çocuğumuza namaz kıldırmamakla ona acıdığımızı zannederiz? Namazın yaşınıda, onu emreden belirliyor ve elçisine: “Çocuklarınız yedi yaşına gelince onlara namaz kılmayı öğretin ve onları namaza başlatin, on yaşına geldiklerinde de, eğer namaz kılmadıkları olursa, dövün, yataklarını da ayırın.” dedirtiyor. Gerçekten de çocukken başlanılmayan şeylere sonradan alışmak çok zordur.

Namazın hakikati ile sureti ne demektir?

– Bir şeyin sureti, onun dışa yansıyan şeklidir. Hakikati ise, o şeyin asıl varlık nedeni olan manevi kimliğidir.

Buna göre:

Namazın sureti, İftitah tekbirinden selam vermeye kadar yapılan bütün hareketler ve okunan bütün Kur’an ve zikirlerdir.

Diğer bir ifadeyle namazın sureti, fıkıh kitaplarında belirtilen namazın rükünleri, şartları, sünnetleri ve adabından ibarettir.

Namazın suretinin olmadığı yerde namazın varlığından söz edilemez. Namazı boza şeyler, mekruhlar, secde-i sehiv gerektiren hususlar, namazın bu suretinin tam teşekkül etmemesinden kaynaklanır.

Namazın hakikati ise, ruh, akıl, kalb, his gibi manevi donanımların aktif bir şekilde hareket etmeleri sebebiyle abd ile Mabud arasında iletişim hattının kurulduğu bir manevi bir vuslattan ibarettir.

Bu yönüyle, namazın hakikati, onun suretini canlandıran bir ruhtur. Ancak insan ruhu ceset istediği gibi, namazın ruhu olan hakikati de onun cesedi/bedeni hükmünde olan suretini ister. Hakikate kavuşmak bu suretle olur.

Her vuslatın bir sureti, bir şekli vardır. “Usul olmadan Vusul olmaz” düsturu burada da geçerlidir.

– Evet, namazın Kuran’daki ifadesi olan “Salat” kelimesi, “Vuslat” kavramını da çağrıştırmaktadır.

Vuslat ise, namaz miracıyla ancak tahakkuk eder. Namazın miraçta farz olması ve kılınan her namazın namaz kılan müminin bir nevi miracı hükmünde olması da namazın, hakikati itibariyle manevi vuslatın, kulun rabbinin huzuruna kabul edilmesinin bir unvanı olduğunu göstermektedir.

-Bediüzzaman hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri de konumuza ışık tutmaktadır:

“İşte ey tenbel nefsim! Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikatı; sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şâhaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zülcelal’in huzuruna kabulündür.

“Allahü Ekber” deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına (herkesin kabiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i azîmedir.

Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allahü Ekber” “Allahü Ekber” demekle kat’-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır.

Güya her bir “Allahü Ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir.

İşte şu hakikat-ı salâttan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuaına mazhariyet dahi, büyük bir saadettir.” (Sözler, 199)

İnsanın, Allah’ın büyüklüğünü ve haşmetini anlaması; ancak içinde bulunduğu maddi alemin kayıtlarından zihnen ve düşünce olarak soyutlanıp sıyrılması ile mümkündür. Maddi kayıtlar altında, Allah’ın azamet ve kibriyasını takdir etmek çok zordur.

İşte tekbir lafzı olan “Allahhü ekber” sözü, bu sıyrılmak ve soyutlanmak işini görüyor. Bu lafızda derinleşmek; ancak kuvvetli bir iman, külli bir ibadet ile mümkündür. Yani insanın Allah’ın büyüklüğünü anlamasında en mühim şey; kuvvetli bir iman, külli bir kulluktur.

İman, insanı Allah’a bağlar ve aralarında nispeti temin eder, ibadet de insandaki maddi kayıt ve kirleri temizler ve tefekkür noktasından genişlik kazandırır.

Namaz içinde yapılan hareketlerin hepsi, temsili hareketlerdir. İnsan, kainatın bir halifesi olmasından dolayı, kainat içinde bulunan bütün mahlukatın ve mahlukatın hal diliyle yapmış oldukları bütün ibadetlerin Allah’a takdim vazifesi insana aittir. Yani insan, kainatın fıtri ibadetlerini kendi uhdesine alıp, kainat namına Allah’a arzı ubudiyet ile mükellef bir konumdadır.

İnsanın bu takdim vazifesini fiilen ifa etmesi ise muhaldir. Bu sebepten dolayı Allah bütün bu takdim vazifesini temsil edecek namaz ibadetini insanlığa hediye etmiştir.

İnsan namaz kılarken, bütün mahlukatı temsil ettiğini bilerek ve niyet eder. O zaman namaz cüzilikten çıkar, külli bir mertebe kazanır.

Nasıl ki Peygamber Efendimiz (asm) Miraç’ta bütün mahlukatı temsilen Allah ile görüştü ise, mümin de Miraç hükmünde olan namaz sayesinde bir çeşit, huzuru İlahiyeye bütün mahlukatı temsilen duruyor. Namazın bu çeşit kudsi temsili vaziyetleri çoktur.

Bizim fiilen bütün mahlukatı temsil etmemiz belki mümkün olamayabilir, ama niyet ve tasavvur ile temsil etmek; cüzi olsun külli olsun her insanın elinden gelir. Namazda bu niyetleri ve tasavvurları akla getirmek ve bu his ile huzura durmak, namaza külliyet katar.

Bu açıdan Peygamber’imizin (asm) Miraç’ta eriştiği hakikati hali, biz namazda temsili ve tasavvuri olarak yaparız.

Namaz müminin miracı olduğu için, Allah ile bir görüşme ve bir sohbet niteliğindedir. Allah, namaz vaktinde insanı huzuruna kabul ediyor. İnsan da bu kabule sübhanellah diyerek tesbih ile, Allahü ekber diyerek tekbir ile ve elhamdülillah diyerek tahmid ile mukabele ediyor.

Bu yüzden namazın her hareketinde ve her rüknünde “sübhanllah”, “Allahu ekber” ve “elhamdülillah” kelimeleri zikrediliyor.

Namazın her bir hareketi ve bu harekette zikredilen tekbir; manevi olarak, marifetullahta Allah’a yaklaşma niteliğindedir. Bu zikirlerin tekrar edilmesi, yerinde saymak anlamına gelen bir tekrar değil, terakki ve yükselişin neşesinden ve şükründen gelen bir ilandır.

İnsan namazın ilk girişinde cüzi bir sohbet manası ile başlar, namazın sonunda ise finale ulaşmış bir şekle girer. Namaz içinde böyle sayısız makam ve terakki mertebeleri vardır.

Tabi namaz içindeki bu külli makam ve mertebelerin manasına ulaşmak her insanda aynı olmuyor. Namazın bu cüzi makamından tut, külli makamlara kadar çok dereceleri vardır.

Kalbi ve gözü hüşyar, yani uyanık olan bir veli, namazın her bir rükün ve hareketi ile Hakka uruc edip yükselir.

Her tekbir onun aleminde bir şahlanış, bir kibraya makamının açılması ve tezahür etmesidir.

Her bir tahmid, şükür perdelerinin aralanıp, nihayetsiz şefkatten gelen ihsan ve ikramlara bir mukabeledir.

Her bir tesbih, içinde yaşadığımız maddi alemin kayıtlarından sıyrılmak ve Allah hakkında zihinde beliren kusur ve kayıtlardan bir temizlenmektir.

İnsanın Allah ve onun azameti hakkındaki marifeti, Allah’ın hakiki azametine mücmel bir unvan oluyor. Yoksa, hakiki bir mikyas ve mizan değildir. Yani biz kul olarak Allah’ı ne kadar iyi bilsek de, bizim bilmemiz onun hakiki kibriyasına yetişmez ve onun sonuz büyüklüğünü ihata edemez. Bizim marifetimiz Onun mahlukat alemindeki tecellisinin bir parça ve bir tutam unvanı mesabesindedir.

Diğer taraftan namaz Allah’ın huzuruna kabul edilmek demektir.

Nasıl ki, bir padişah sadece vezirleriyle ve diğer ileri seviyedeki yetkililerle görüştüğü halde, halktan her hangi bir kimseyi huzuruna kabul ederse bu sırf bir lütuf olur. O kişi, bilgisi, makamı ve kabiliyetiyle değil sadece ve sadece padişahın bir ihsanı olarak huzura kabul edilmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın da kullarını huzuruna kabulü mahz-ı lütuftur, yani sadece bir lütuf, bir ihsandır.

Günde beş kere, farz olarak kullarını huzuruna davet ettiği gibi, kerahet vakitleri dışında bütün zaman dilimlerinde kullar diledikleri zaman nafile namazlarla yine İlahi huzura kabul edilirler.

Tekbir ile huzurda durmaya başlar ve Allah’a rukû, secde ve dua etmenin tatlı zevkini ruhlarına sindirir, ulvî şerefinden hisselerini alırlar.

Mirac mucizesiyle Allah Resulü (asm) iki cihanı da gerilerde bırakmış ve Allah’ın huzuruna ve rüyetine mazhar olmuştu.

Müminin miracı olan namazda da bu üstün mertebenin bir izi, bir işareti vardır. Allahu Ekber diyerek, büyüklüğün ancak O’na mahsus olduğunu, mahlukattaki bütün şeref ve kıymetlerin ancak O’nun birer ihsanı olduğunu dile getiren bir mümin, bütün mahlukattan kalben alâkasını kesip Rabbine ibadet eder, O’na yalvarır, O’na iltica eder.

“Mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip,” ifadesi bu noktada müminler arasındaki farklılığı gösterir. Manen iki cihandan geçmek büyük zatlara mahsustur, bunu başaramayanlar bu manaya hayalen yaklaşmaya çalışırlar, hiç olmazsa bu manayı niyet ederler.

Böylece namaz kılan kişi, “bir nevi huzura müşerref olup”, Rabbine doğrudan hitap ederek “iyya ke na’büdü” diyebilmektedir. Bu ise çok büyük bir mazhariyettir ve her mümin, kabiliyetine göre bu mazhariyetten feyz alır ve istifade eder.

Namazda yapılan hareketlerin hikmeti nedir?

Namazın her bir rüknünün, her bir kısmının ayrı ayrı hikmetleri bulunuyor.

Allah’ın isimlerinden biri de Hakim’dir. Yani yaptığı işte mutlaka pek çok hikmet, maslahat ve hedefleri gözetip yaratmasıdır. Elbette emrinde ve yasağında da binlerce hikmetleri olacağı muhakkaktır. En önemli ibadet olan namazın da her hareketinde pek çok mana bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

– Namaz dinin direğidir. Kabe’nin de kainatın direği olduğu düşünülürse, namazımızcda Kâbe’ye yönelmenin hikmeti anlaşılmış olur.

– Ellerimizi kaldırıp tekbir almak, iki elimle iki dünyamı da arkaya atarak sırf Allah için namaza duruyorum manasına;

– Ayakta durmakla ağaçların, dağların ve sürekli ayakta durarak ibadet eden meleklerin ibadetlerini temsil ediyoruz.

– Rükuda deve, keçi, koyun gibi hayvanların ve sürekli rükuda duran meleklerin ibadetlerini temsil ediyoruz.

– Secdede sürüngenlerin, otların ve sürekli secde de duran meleklerin ibadetlerini temsil ediyoruz.

– Otururken bütün mevcudatın ibadetlerini kendi hesabımıza Allah’a takdim ediyoruz. Sonunda da sağa ve sola selam vermekle bütün kainata selam vermiş oluyoruz.

Ayrıca namaz kılarken bütün vücudumuza ve her bir uzvumuza da ibadet ettirmiş oluyoruz.

– Kıyamda bir anlam ifade ediyor, kiraat da. Kıyamdan sonra rükuya gitmenin de bir hikmeti var, rükudan sonra secdeye kapanip ona en yakin hâle kavusmanin da…

Kâinat çapında icra edilen külli bir ibadetin temsilcisi makamındaki insan kendi vücudunda her an cereyan eden ibadetlerle birlikte canlı ve “cansız” sandığımı âlemin ibadetlerini de günde beş kez Rabb-i Rahîmi’ne arz etmek durumunda:

1. KIYAM

Önce ayakta dikilip durur (kıyam) ve ellerimizi yukarı doğru kaldırıp, Allahü ekber (Ancak Allah yüce ve uludur) deriz. Böylece insan, O (cc) müstesna her şeyi bir tarafa atıp bırakmakta ve Onun emir ve iradesine tabi duruma geçmektedir. Kulluk ve kölelik bu şekilde tescil edilir. Böylece ayakta duran tüm varlıkların ibadeti de temsil edilir.

2. RÜKU

Insan, Allahin sanina yakisan övgüler serdettikten sonra bu yücelik karsisinda kendini o derece aciz ve zayif hisseder ki, bunu ifade için öne egilir (rüku), saygi isareti olarak basini alçaltir ve, Sübhane Rabbiyel-Azim(Büyüklük ve azamet sadece Ona ait olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih edip yüceltirim.) der. Mü’min bu haliyle, rükû halindeki tüm canlilarin ibadetini de temsil etmektedir.

3. DUA

Sonra yine dogrularak kendisini bu doğru yola ilettiği için Allah’a şükür ve hamdini arz eder. Bir an için Allah’ın yücelik ve büyüklüğü ve kendi hareketinin basitlik ve küçüklüğü karşısında ayakta tefekküre dalıp bundan o derece yılgın ve sarsılmış bir hale gelir.

4. SECDE

Secdeye kapanır ve alnını, tevazu ve acizliğini tam manasıyla hissederek yere degdirir ve şöyle söyler: Sübhane Rabbiyel-Ala (Büyüklük ve Yücelik sadece Ona ait olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih edip yüceltirim).

5. TAHIYYAT VE SELAM

Bu hareketleri bir dizi tekrar etmesinden sonra kişi kendini, arada hiçbir vasıta veya aracı bulunmaksızın doğrudan doğruya şahsen Allah’ın huzurunda bulur ve ondan istimdad edip yardım talep eder.

Iki varlık karşılastıklarında daima bu ikisi arasında bir selamlaşma gerçekleştirilir. İşte namazın bir kısmında (teşehhüd kısmı) namazını eda etmekte olan Müslüman, Mirac esnasında Muhammed (sav) ile Allah arasında teati edilen selamlaşma formüllerini aynen tekrar eder:

“Et-Tahiyyatü lillahi, ves-salavatü vettayyibatü. es-Selamu eleyke eyyuhen-Nebiyyü, ve rahmetullahi ve berakatüh. Es-Selamü aleyna ve alâ ibadillahissalihin = En mukaddes ve en zahidane hürmet ve tazimler Allah’a aittir. Ey Nebi sana selam, Allah’ın rahmet ve bereketi de senin üzerine olsun. (Allah’ın) selami bizim üzerimize ve Allah karşısında iyi ve mükemmel hareket eden salih kulların üzerine olsun!”

Namazda Beden Hareketleri:

Namazda dört hareket vardır. Birincisi kıyamdır. Yani ayakta durmak. İkincisi rükudur. Üçüncüsü birinci secde, dördüncüsü ikinci secdedir. (Fususulhikem, 2/476-477)

Namazda kıyam, baş tarafı Hak, ayak tarafı halk hüviyeti taşır. Kıyamda bu ikisini cem eden insan, bu durumu içinde, farz olan kıraati eda eder. Hem kıyam, hem de kıraatle iki farzı birden eda eder.

Rükua gelince; rüku hayvanın yürürken olan duruşunu namazda yaşamaktır. Hayvanlar bu haliyle, ayakları merkezi arza bakarken, vücut istikameti ufki olur. Yani yerin çekim kuvvetine paralel durur. Hayvanın bu yaratılış şekli, başı itibariyle ne fezaya, ne de yerin çekim kuvvetine bakar. İkisi ortası bir durumdadır. Acaba biz insan olduğumuz halde neden namazda bunu yaşarız? Hayvandan bize ne, diye bir soru aklımızda takıldığı olur. Bunun cevabı şöyle: 18.000 hayvanın özeti olan insan bedeni, ruhu hayvani ile dünya hayatını yaşayan tarafı vardır. Arzular bakımından nefis ismi taşıyan bu ruh, tezkiye görmedikçe ruhu insaniye terakki edemez… Az yiyecek, az uyuyacak, az cinsi ilişkide bulunacak ki dünyaya bağlı hayvaniyattan uzaklaşsın. O zaman tezkiye durumuna girer. Amme bir ibadet olan namaz, bünyesindeki hayvaniyatı yaşamak zorundadır.

Secdenin hikmeti; secde demek; başın ayak seviyesine inmesi demektir. İnsan bu haliyle bitkideki ahvali yaşar.

İkinci secde cemadidir. Zatından hareketi yoktur. Yani kendi bünyesinde, kendi içinden hareketi yoktur. Dış tesirle hareket eder. Taş, toprak içindeki madenler buna dahildir. Maden izabe görmediği sürece cemadat içinde dağınık bulunduğundan, onu muhafaza edenin adresini taşır. Her madenin elementinin zerre itibariyle ruhu vardır.

İkinci secdenin birinci secde gibi olması, bitki ile cemadatın bir arada bulunmaları, hayvanlar gibi gezer halleri olmamaları içindir. Bu feza boşluğunda görülen her küre, yıldız ve emsali hepsi cemadattır. Eşya bakımından ne kadar büyük yekun oluşturuyorsa, secde de o kadar büyük yekun tutar.

Özetlediğimizde; namaz insanı, hayvanı ve tüm mahlukatı içine alan bir ibadettir. Ancak şeklen değil, kalben, manen gerçeğine vakıf olmakla yürütülürse, anlaşılır.

Namazların Farzları – Namazın Vacibleri – Namazların Sünnetleri – Namazın Müstehabları – Namazın Mekruhları -Namazın Âdâbı – Namazı Bozan Şeyler

Namazların Farzları, Şartları, Rükünleri

Namazların farzları on ikidir. Bunlardan altısı, daha namaza başlamadan önce yapılması gereken farzlardır ki, şunlardır:
1) Hadesten taharet,
2) Necasetten taharet,
3) Setr-i avret,
4) Kıbleye yönelmek,
5) Vakit,
6) Niyet.
Diğer altısı da, namazın başlangıcından itibaren bulunması gereken farzlardır ve şunlardır:
1) İftitah (namaza girme) tekbiri,
2) Kıyam,
3) Kıraat,
4) Rükû,
5) Sücud,
6) Kaide-i ahire (son oturuş).
Bunlara da “Namazın rükünleri” denir. Bunlar namazın aslını ve temelini teşkil ederler.
Yukarda sayılan on iki farzdan başka, namazda “Tadil-i Erkan”a riayet edilmesi, İmam Ebû Yusuf ile üç İmama göre, farz olduğu gibi, namazlardan kendi iradesi ile çıkmak da İmam Azam’a göre bir farzdır. Buna “Huruç bisun’ihi = Kendi isteği ile çıkmak” denir. Bunlarla namazın rükünleri sekiz olmuş olur. Bunlar da sırası ile açıklanacaktır.

1. Guslü gerektiren bir hâl olursa, yıkanmak; yoksa, abdest almak; su bulunmadığı veya meşru bir mazeret olduğu zaman teyemmüm etmek
2. Bedeni, elbiseyi, namaz kılınacak yeri her türlü pisliklerden temizlemek.
3. Açılması, görülmesi şer’an caiz olmayan edep yerlerini örtmek.
4. Kıbleye (Kâbe’ye) karşı dönmek,
5. Kılınacak namaz, hangi vaktin namazı ise onu kılmaya niyet etmek.
6. Namazı vakti girince kılmak
7. Kıbleye döndükten sonra, namaza,Alalhü Ekber diyerek başlamak.

1. Namazda ayakta durmak (kıyam)
2. Namazda Kur’an okumak (kıraat)
3. Kur’an okuduktan sonra eğilmek (rükû)
4. Secdeye kapanmak
5. Namazın sonunda oturmak.

·Namaz Allah-û Teala’ya yapılan en büyük ibadet ve niyazdır.
·Allah’ın huzuruna çıkılırken maddi-manevi, görünür-görünmez bütün pisliklerden, kirlerden bedenimizi, elbisemizi, namaz kılacağımız yeri temizlemek şarttır.
·Kadın erkek her müslümanın karanlıkta ve tek başına da olsa, namaz için örtünmeleri farzdır. Erkeklerin örtmeye mecbur oldukları edep yerleri göbek altından diz kapaklarına kadardır.
·Kadınlar namazda yüz, el ve ayaklardan başka her yerlerini örterler.
·Namazda kıbleye dönmek farzdır. Zaruret olmadıkça, namaz içinde göğsü kıbleden başka tarafa çevirmek namazı bozar.
·Kıblenin hangi tarafta olduğunu tayinde şüpheye düşen ve şüphesini gideremeyen kimse, en çok kıble sandığı tafa dönüp namazını kılar.
·Namaz içinde kıblenin farkına varırsa, yüzünü o cihete çevirerek namazı tamamlar.
·Her namazın belli bir vakti vardır. Vakit girmeden namaz kılınamaz.
·Namaza başlarken niyet etmek de farzdır. Niyetsiz namaz sahih olmaz.
· Niyet, namaza başlamadan önce, kılınacak namazın farzlarından hangisi olduğunun hatıra getirilerek Alalh rızası için edâsının ve vakti çıkmış ise kazasının kastedilmesidir.Bunu ayrıca dil ile de söylemek müstehabdır.
· Cemaatle kılınırken imama uymaya da niyetlenmek icabet eder.
· Farz ve vacip olmayan namazlarda, “Alalh rızası için namaz kılmaya” şeklinde niyetlenmek kafidir.
· Niyetle namaza giriş tekbiri arasında namazla ilgisi olmayan hiçbir şeyle uğraşmamak, hemen Alalhü Ekber diyerek namaza girmek lazımdır.
· Namaza Allah’ı anarak başlamak farz, tekbir ile başlamak ayrıca vaciptir. Tekbir alınırken baş dik tutulur, parmaklar sıkılmamak ve avuç içleri kıbleye karşı gelmek üzere başparmak uçları kulaklarının yumuşağına değecek kadar eller kaldırılır; tekbir bitince, eller yanlara bırakılmadan sağ el sol elin üzerine gelmek suretiyle göbeğin altında bağlanır.
Kadınlar ellerini, parmaklarının uçları omuz başına gelecek kadar kaldırır ve göğüsleri üzerine bağlarlar.
Namaza giriş tekbiri ayakta ve yavaşça alınır. Bu tekbirden sonra namazı bozan bir şey yapmak haramdır.

Namazın Vacibleri

Namazların farzları olduğu gibi, bir kısım vacibleri de vardır. Bu vacibleri yerine getirmekle namazın farzları tamamlanıp noksanları giderilmiş olur. Şöyle ki:
1) Namaza başlarken yalnız “Allah” ismi ile yetinmeyip büyüklüğü ifade eden “Ekber” sözünü de ilave ederek “Allahü Ekber” demek vacibdir.
2) Namazlarda “Fatiha” süresini okumak vacibdir. Üç İmama göre ise, bunu okumak farzdır.
3) Namazlarda farz olan Kur’an okuyuşunun ilk iki rekata bağlı kılınması vacibdir.
4) İlk iki rekatın her birinde bir defa Fatiha suresi okunup tekrarlanmaması vacibdir.
5) Fatiha suresini diğer okunacak sure ve ayetlerden önce okumak vacibdir.
6) Fatiha suresine başka bir sure veya bir sure yerini tutacak kadar ayet ilavesi vacibdir. Şöyle ki: Farz namazların önceki ilk iki rekatlarında Fatiha’dan sonra diğer bir sure veya bir sureye denk bir mikdar ayet okunması vacib olduğu gibi, vitir namazı ile nafile namazların her rekatında Fatiha ve Fatiha’dan sonra bir sure veya ona denk bir ayet okunması da vacibdir.
(Fatihaya başka bir sure veya ayetin eklenmesi üç İmama göre sünnettir.)
7) Yalnız başına namaz kılan kimse, sabah, akşam ve yatsı namazlarını dilerse aşikare bir okuyuşla ve dilerse gizli bir okuyuşla kılar. Geceleyin kılacağı nafile namazlarda da hüküm böyledir. Fakat öğle ile ikindi namazlarında ve gündüz kılacağı nafile namazlarda gizli olarak okuması vacibdir.
8 ) Cemaatla kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram, teravih, vitir namazlarının her rekatında; akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekatlarında aşikare Kur’an okumak, öğle ile ikindi namazlarının bütün rekatlarında, akşam namazının üçüncü ve yatsının son iki rekatlarında gizli olarak kıraat yapmak vacibdir.
9) Vitir namazında kunut (dua) okumak ve kunut tekbiri almak vacibdir. Bu İmam Azam’a göredir. İki imama (İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e) göre ise, bunlar sünnettir.
10) Kazaya kalan bir namaz, gündüzün cemaatla kılındığı takdirde, eğer sabah namazı gibi aşikare kıraat yapılması gereken bir namaz ise, yine aşikare kıraet yapılır. Gizli kıraat yapılması gereken bir namaz ise, gizli kıraet yapılır. Tek başına namaz kılan ise, aşikare kıraet yapılması gereken bir namazı kaza ederken dilerse hem aşikare, hem de gizli okuyabilir. Bir rivayete göre de, gündüz kaza edeceği herhangi bir namazda gizli okuması vacibdir; gizli veya aşikare okuma serbestisi yoktur.
11) Secde yaparken yalnız alınla yetinmeyip alınla beraber burnu da yere koymak vacibdir.
12) Üç ve dört rekatlı namazlarda birinci oturuş vacibdir.
13) Namazların her oturuşunda teşehhüdde bulunmak (Tahiyyatı okumak) vacibdir.
14) Namaz içinde okunan secde ayetinden dolayı tilavet secdesinde bulunmak vacibdir.
15) İki bayram namazının üçer ziyade tekbirleri vacibdir. Bu namazların birinci rekatlarındaki rükû ve secde tekbirleri sünnettir. İkinci rekatlarının rükû tekbirleri ise, vacib olan ziyade tekbirlere yakın olduğu için o da vacibdir.
16) Namazların farzlarında sıraya riayet edilmesi, iki farz arasına, farz olmayan bir şeyin girmesine meydan verilmemesi vacibdir. Farz olan kıyamdan (ayakta duruşdan) sonra rükûa gidilmesi, rükûdan sonra da secdeye varılması gibi…
17) Vaciblerin her birini de yerinde yapmak ve sonraya bırakmamak vacibdir. Kur’an okuduktan sonra bir zaman bekleyip sehven düşünceye dalmak ve sonra rükûa varmak gibi.
18 ) Namazların sonunda selam vermek. Önce sağ tarafa, sonra sol tarafa yüz çevirerek “Esselâm” demek vacibdir. “Esselâmu aleyküm ve Rahmetullah” (*) denilmesinin vacib olduğu açık olarak belirtilmemiştir.
Bir görüşe göre, sol tarafa selam verilmesi sünnettir. Namazdan çıkılması ise, bütün imamlara göre yalnız bir selam ile olur, bununla namaz biter. Bu selamı vermiş olana, artık uyulmaz. Meşhur olan görüş budur.

Namazların Sünnetleri

Namazların sünnetleri de vardır. Bu sünnetler, namazların vaciblerini tamamlar. Onlardaki noksanlıkları giderir ve fazla sevab kazanmaya sebeb olur. Sünnetlere riayet edip devam etmek Allah’ın peygamberine sevgi alametidir. Bununla beraber bu sünnetleri terk etmek, namazın bozulmasını ve tekrar kılınmasını gerektirmez. Fakat küçümsemeksizin kasden terk edilmesi bir hata ve bir mahrumiyettir. Fakat sünnetin hak görülmemesi, boş ve hikmetten uzak sayılarak küçümsenmesi, -Allah korusun- küfürdür. Çünkü Sünnet de şer’î hükümlerden ve esaslardan biridir.
Namazlardan önce veya namazların içinde başlıca sünnetler şunlardır:
1) Beş vakit namaz için ve cuma namazı için ezan okumak ve ikamet etmek sünnettir. Şöyle ki: Vaktinde cemaatle yerine getirilen her farz namaz için ezan ve ikamet sünnet olduğu gibi, kazaya kalıp da cemaatle kılınacak farz namazlar için de sünnettir. Birçok namaz cemaatle kaza edileceği zaman, bunlardan yalnız ilk kılınacak namaz için ezan okunur. Sonra gerek bu namaz için ve gerek bunun arkasından kılınacak diğer kaza namazları için birer ikametle yetinilir.
Kendi evlerinde yalnız başına namaz kılacak erkekler için ezan ve ikamet müstahabdır. Gerek yolcular için, gerek cemaatle namaz kılacaklar için ezan ve ikameti terk etmek mekruhtur.
Cuma günü şehirde bulundukları halde, özürlerinden dolayı cuma namazını kılamayanlara, öğle namazını kılarlarken ezan ve ikamet gerekmez. Kadınlar için de ezan ve ikamet sünnet değildir. Ezan ve ikamet bahsine bakılsın!..
2) İftitah (başlangıç) tekbirini alırken elleri yukarıya kaldırmak sünnettir. Şöyle ki: Erkekler ellerini, baş parmaklar kulak yumuşaklarına değecek kadar, kadınlar da parmaklarının ucları omuzlarına kavuşacak kadar ellerini göğüslerinin hizasına kaldırıp o vaziyette: “Allahü Ekber” derler. Ellerin içleri kıbleye yönelik bulunmalıdır. Birbirine karşı da bulunabilir.
(Üç İmama göre, erkekler de ellerini ancak omuzlarının hizasına kadar kaldırırlar.)
3) Tekbir için eller kaldırılırken parmakların aralarının zorlamaksızın biraz açık bulundurulması sünnettir.
4) İmam olan kimsenin, tekbirleri ve rükûdan kıyama kalkarken “Semiallahu limen hamideh” sözünü ve namazın sonunda her iki tarafa vereceği selamı ihtiyaç mikdarı aşikâre yapması sünnet olduğu gibi, cemaatın da rükûdan kalkarken: “Allahumme Rabbena ve lekelhamd” sözü ile tekbirleri ve selamı gizlice yapmaları sünnettir.
Yalnız başına namaz kılan rükûdan kalkarken bunların ikisini de söyler (*).
5) İlk tekbirden sonra namazın başında gizlice “Sübhanekâllahümme” okunması, bundan sonra Fatiha’dan önce yine gizlice “Eûzü Besmele” okunması ve diğer rekatlarda da Fatiha’dan önce besmele çekilip Fatiha’ların sonunda amîn denilmesi sünnettir. Burada imam ile cemaat ve yalnız başına kılanlar arasında bir fark yoktur. Yalnız cemaat Fatiha’yı okumayacakları için “Eûzü Besmele” okumaları gerekmez.
“Amîn” sözünün manası, dualarımızı kabul et, demektir.
Her rekatta Fatiha’dan önce Besmele’yi okumak, sahih sayılan bir görüşe göre vacibdir. Fatiha’dan sonra okunacak surelerin başlarında Besmele okunmaz. Yalnız İmam Muhammed’e göre, sessizce kılınacak namazlarda bu surelerin başlarında da besmele okunur. (**)
6) Namazda erkeklerin, göbeklerinin altında tutmak üzere sağ ellerini sol elleri üzerine koyup sağ ellerinin baş parmak ve serçe parmağı ile sol bileği kavramaları ve sağ elin diğer üç parmağını sol kol üzerine uzatmaları sünnettir. Kadınların da sağ ellerini sol elleri üzerine koyarak halka yapmaksızın göğüsleri üzerinde bulundurmaları sünnettir.
7) Namaz aralarında kıyamdan rükûa ve secdelere giderken “Allahü Ekber” denilmesi, rükûdan kıyama kalkarken “Semiallahü limen hamideh” denmesi, secdeden kalkıp yine secdeye giderken “Allahü Ekber” denilmesi sünnettir.
8 ) Rükû ve secde tesbihleri, rükû halinde en az üç kere: “Sübhane Rabbiye’l-azîm” denilmesi, secde halinde de en az üç kere: “Sübhane Rabbiye’l-alâ” denilmesi sünnettir.
9) Rükû halinde, erkeklerin ellerinin parmakları açık olacak şekilde elleriyle dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar bu halde parmaklarını açık tutmazlar ve dizlerini kavramazlar, ellerini dizleri üzerine koyarlar.
10) Bir özür yoksa, kıyamda iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak sünnettir.
11) Ka’de (Tahiyyata oturuş) ve celse (secdeden doğrulup bekleme) hallerinde erkeklerin sol ayaklarını döşeyerek üzerlerine oturmaları ve sağ ayaklarını güçleri yettiğince kıbleye doğru dikmeleri, kadınların da sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere oturmaları sünnettir. Bu oturuşa “Teverrük” denir.
12) Rükûda erkeklerin inciklerini dik tutmaları, kadınların da dizlerini bükük bulundurmaları sünnettir. Bu halde erkeklerin sırtları düz bulunur. Kadınların sırtları ise yukarıya doğru meyilli olur.
13) Secdeye varılırken önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü yere koymak ve secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra elleri dizlerin üzerine koyduktan sonra dizleri yerden kaldırmak sünnettir. Buna güç yetmezse, el ile yere dayanarak kalkılabilir.
14) Ka’delerde (Tahiyyatlara oturuşlarda) ve celselerde (secdeler arasındaki bekleyişlerde) ellerin kıbleye yönelik olarak oyluklar üzerine konulup dizlerin tutulması sünnettir.
15) Ka’delerdeki Teşehhüdlerde “La İlâhe” denirken, sağ elin şehadet parmağı kaldınhp “İllallah” denirken indirilmesi sünnettir. Bunu yaparken baş parmak ile orta parmak halka edilip diğer iki parmak bükülmelidir. Birçok kimseler bu sünneti gereği üzere yapamayacaklarından dolayı bunun terk edilmesini uygun görenler vardır.
16) Farz namazların, vitir namazının ve müekked sünnetlerin son oturuşlarında, gayr-i müekked sünnetlerle diğer nafilelerin her oturuşunda Tahiyyattan sonra Peygamber Efendimize Salat ve Selam okumak sünnettir. (***)
17) Bütün namazların son oturuşlarında Salat ve Selamdan sonra iki tarafa selam vermeden önce dua edilmesi sünnettir. Bu dua, Kur’an-ı Kerîm’in mübarek dua ayetlerinden biri ile yapılması veya bunlara benzer bulunmalıdır. Kullardan istenebilecek şeyler hakkında olan: “Ya Rabbi! Bana şu kadar para ver”, şeklinde namazda dua edilmesi caiz görülmemektedir. Namazların sonunda adet edinilen dua: “Rabbenâ âtina fi’d dünya haseneten ve fi’lahireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nar” (****)
18 ) Namazların sonunda selam verirken yüzün önce sağ tarafa, sonra sola çevrilmesi sünnettir.
19) Sütre edinilmesi sünnettir. Şöyle ki: Sahra ve benzeri açık yerlerde namaz kılan kimse, önünden başkasının geçmesini umuyorsa sağ veya sol kaşının hizasına en az bir arşın boyunda secde yerinin önüne kaim veya ince bir ağaç diker. Dikilemiyorsa, ağacı boyunca uzatır veya önüne uzunlamasına böyle bir çizgi çizer. Enine yarım daire şeklinde bir çizgi çizilmesi de caizdir. Direk ve sandalye gibi şeyler de sütre işini görürler.
Cemaatle kılınan namazlarda yalnız imamın önünde sütre bulunması kafidir. Namaz kılanın önünden geçilmesi edebe aykırıdır. Günahı gerektirdiğinden bundan kaçınılması lazımdır. Namaz kılan kimse, önünden geçmek isteyeni engellemek için “Sübhanellah” diyebilir. Eli ile, gözü ile yahut başı ile hafifçe işaret edebilir. Sütrenin bulunması, namaz kılanın dağınık düşüncelerini kaldırıp ibadet için bir araya toplamaya ve gönlünü bir çerçeve içinde tutmaya yardımcı olur.

Namazın Müstehabları

·Namaza duranların, Alalh’ın huzurunda bulunduklarını düşünerek ona göre derlenip topralanarak, ayakta dikilirken secde yerine eğilince, ayakların üzerine; secdede burun ucuna; oturulunca kucağa ve selamda omuz başlarına bakması
·Öksürmek, geğirmek ve esnemek gibi şeyleri ekden geldiği kadar yapmamaya ve önlemeye çalışmak.
·İkamette Hayye ale’l-felah denirken imam ve cemaatin namaza kalkması
·Kad kameti’s-salah denirken imamın namaza başlaması,
·Namaza durulurken, niyeti dil ile de yapmak…Namazın müstehablarından ve adabındandır.

Namazların Mekruhları

Namaz içinde yapılması veya yapılmaması mekruh olan şeyler tahrîmî (harama yakın) ve tenzihi (helâla yakın) olmak üzere iki kısımdır. Şöyle ki: Bir vacibin terkini taşıyan bir iş tahrimen mekruhtur. Bir sünnetin terkini taşıyan bir iş de, tenzihen mekruhtur. Bununla beraber tenzihen mekruh olanlar da, önemleri bakımından ve tahrimen mekruhlara yakınlıkları yönünden birbirlerinden farklıdırlar. Örnek: Müekked bir sünneti terk etmek, bir vacibi terk etmek derecesine yakın bir keraheti taşır. Farzların, vaciblerin ve müstahabların ve bunların zıdlarının değişik olması gibi…
Namazda mekruh olan şeylerin başlıcaları şunlardır:
1) Namaz kılarken bir özür bulunmaksızın bir direğe, duvara veya sopaya dayanmak mekruhtur.
2) Namazda bir sağa ve bir sola doğru meyletmek mekruhtur. Çünkü böyle bir hareket gereksiz ve huzura aykırıdır.
3) Bir özür olmaksızın namazda birbiri peşine olmamak üzere birkaç adım yürümek mekruhtur. Fakat görülen bir yılanı veya bir akrebi öldürmek gibi bir özür sebebiyle atılacak birkaç adım mekruh değildir. Bununla beraber bunları öldürmek, biraz yürümeye ve birkaç kez çarpmaya muhtaç olursa, bununla namaz bozulur. Ancak bu halde namazı bozmaya dinde izin vardır. Çünkü herhangi bir zararı kaldırmak için namazı bozmak caizdir. Bir kimseyi ölümden kurtarmak için veya bir malı, değeri bir dirhem olsa bile, zayi olmaktan kurtarmak için namaz bozulabilir; bu mal ister namaz kılana ve ister başkasına ait olsun farketmez.
4) Namazda bit veya pire tutmak ve öldürmek veya kovalamak mekruhtur. Karınca ve pire gibi bir şeyin ısırmasından rahatsız olan kimsenin namaz içinde bunları yalnız tutup atmasında kerahet yoktur.
5) Namazda hoş bir kokuyu koklamak, tükrüğü atmak veya elbise ile bir iki kez yelpazelenmek, namazdan önce veya namaz içinde erkek için kolları dirseklere doğru toplamak mekruhtur.
6) Namazın kıyam, rükû ve secde hallerinde, bir özür bulunmaksızın elleri sünnet olduğu üzere konulması gereken yerler üzerine koymamak mekruhtur. Kıyam halinde elleri yanlara salıvermek gibi…
7) Namazda dizleri yere koymadan önce elleri yere koymak ve secdeden kalkarken dizleri ellerden önce kaldırmak mekruhtur. Ancak bir özür sebebiyle yapılabilir.
8 ) Namazda kıç üzerine oturup but ve bacakları yukarıya dikmek mekruhtur.
9) Erkeklerin secde ederken kolları tamamiyle yere döşemeleri mekruhtur.
10) Rükû veya secde yaparken, başlangıç tekbirinde olduğu gibi elleri yukarıya kaldırmak mekruhtur.
11) Namaz içinde bir özür olmaksızın bağdaş kurmak veya dizleri dikip oturmak mekruhtur.
12) Rükûda ve secdede, kavme ile celsede sükûneti terk etmek (duraklama yapmaksızın hareket halinde bulunmak) ve çok acele rükû ile secde yapmak mekruhtur.
13) Namazda gerinmek, esnemek ve el ile ağzı kapamak mekruhtur. Çünkü gerinmek bir gaflet ve tenbellik eseridir. Esnemek de bir gevşeklik nişanıdır. Eğer esneme halinde ağız yumulabiliyorsa, bu mekruh olmaz. Buna güç yetmiyorsa, namaz içinde sağ elin arkası ile, namaz dışında da sol elin arkası ile ağız kapatılmalıdır.
14) Namazda bir zaruret olmaksızın kendi arzusu ile öksürmek mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek, edebi gözetmek bakımından pek güzeldir.
15) Namazda sesi işitilmeyecek derecede üfürmek mekruhtur. Bu üfürme halinde, en az iki harften ibaret bir ses işitilecek olursa, namaz bozulur.
16) Namaz içinde verilen selâmı el ile veya baş işareti ile almak mekruhtur.
17) Namazda okumaya engel olmayacak miktarda ağıza altın, gümüş, inci ve benzeri erimez bir şey almak mekruhtur. Bunlar okumaya engel olursa namaz bozulur. Ağızda eriyen şeyler de böyledir.
18 ) Namazda, dişlerin arasında bulunan nohut tanesinden küçük bir yemek parçasını yutmak mekruhtur. Nohut tanesinden büyük olursa, namazı bozar.
19) Yenmesi yasak olmayan bir yemek hazır olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Bu yemek ister iştah çekici olsun, ister olmasın eşittir. Ancak vaktin çıkmasından korkulursa, o zaman önce namaz kılınır.
20) Namazda gözleri yummak, gözleri semaya doğru kaldırmak veya sağa-sola bakmak veya boynunu çevirerek sağa-sola bakmak mekruhtur. Bakılması caiz olmayan bir şeyi görmemek için veya tam bir saygı ile Yüce Allah’ın huzurunda bulunmaktan dolayı gözleri yummakta kerahet yoktur.
21) Namazda iki elin parmaklarını birbirine çatmak, parmak çıtlatmak veya çıtlayacak şekilde sıkmak ve elleri böğrüne koymak mekruhtur.
22) Namazda daha selâm vermeden terleri veya yüze dokunmuş olan toprakları silmek mekruhtur. Ancak bir zararı kaldırmak ve bir yarar sağlamak için silinebilir. Göze girip zahmet veren bir teri silmek gibi…
23) Rükû halinde sünnet üzere olan duruma aykırı bir şekilde başı yukarı tutmak veya aşağıya indirmek, imamdan önce rükûa veya secdeye gitmek ve ondan önce rükûdan veya secdeden baş kaldırmak mekruhtur. Fakat imam daha rükûa veya secdeye gitmeden, muktedi (imama uyan) rükûa veya secdeye gidip başını kaldırsa namazı bozulur. Ancak İmam daha selâm vermeden bu rükûu veya secdeyi imam ile veya ondan sonra iade ederse, bozulmaz.
24) Rükûda veya secdede tesbihleri terk etmek veya üçden az okumak mekruhtur.
25) Kıyamdan rükûa, rükûdan secdeye, secdeden kıyama geçiş hallerinde meşru olan tekbirleri ve zikirleri, bu intikallerden sonra okumak mekruhtur. Kıyamdan rükûa vardıktan sonra “Allahü Ekber” demek ve rükûdan kıyama tam döndükten sonra “Semi’allahü limen hamideh” demek gibi. Bu şekilde bu zikirlerin yeri kaybedilmiş olur.
26) Kırda namaz kılarken çakıl taşlarını el ile düzeltmek mekruhtur. Ancak üzerlerinde secde etmek mümkün değilse, yapılabilir. Bu durumda iki defalık bir düzeltme caizdir.
27) Başkasına ait olan bir yerde, sahibinin rızası olmaksızın kılanan namaz mekruhtur. Bir görüşe göre böyle bir yer, bir müslümana ait olup ekilmemiş ise, üzerinde namaz kılmakta kerahet yoktur.
28 ) Bir kimse başkasına ait olan bir yer ile herkese ait bir yol üzerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalsa, bakılır: Eğer şahsa ait yer ekilmiş veya gayri müslime ait ise, o yol üzerinde kılması daha iyidir. Gayri müslimin bu namaza razı olmayacağı bilinen şeydir.
29) Namazı huzuru bozacak ve kalbi meşgul edecek şeylerin bulunduğu yerlerde kılmak mekruhtur. Çalgı ve eğlencelerin bulunduğu yerlerde namaz kılmak gibi. Mescidlerde çalınması düşünülecek olan ayakkabılar da arka tarafa bırakmak, huzuru bozacağından mekruh sayılmıştır.
30) Yanmakta olan sobaya, ocağa ve ateş dolu mangala karşı namaz kılmak mekruhtur. Muma, kandile, lâmbaya karşı namaz kılmak ise, mekruh değildir. Yine asılı bulunan Mushaf-ı Şerife veya bir kılıca karşı namaz kılmak da mekruh değildir. Çükü bunlara hiçbir kimse tarafından tapılmamıştır.
31) Bir insanın yüzüne karşı, arada engel olmaksızın namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı namaz kılmak mekruh değildir. Ancak bu adamın konuşmasından dolayı şaşırmak umuluyorsa, mekruh olur.
32) Temiz olmayan şeylere karşı ve temiz olmayan şeyler yakınında namaz kılmak mekruhtur. Bunlar namaza olan saygıya aykırı hallerdir. Mezarlıkta, yol ortasında, hamamda, hayvan boğazlanan yerlerde namaz kılmak da böyledir. Fakat mezarlıkta veya hamam gibi yerde namaz için bir yer ayrılmışsa, kerahet olmaz.
33) Namazda bir gerek bulunmaksızın bir çocuğu yüklenmek veya kendisini meşgul edecek bir eşya taşımak mekruhtur.
34) Helaya (tuvalet) gitmek sıkıntısı olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Öyle ki, namaz içinde böyle fazla bir sıkıntısı gelip kalbi meşgul edecek olursa, vakit müsait olduğu takdirde namazı bırakmalıdır. Böylece namaz kalb huzuru ile kemal üzere kılınmış olur. Aksi halde namaz sahih olursa da, günah işlenmiş sayılır.
35) Namaz engel olmayacak mikdardan az bir pisliğin elbisede, bedende ve namaz yerinde bulunması mekruhtur.
36) Kirli elbiselerle, ev işlerinde giyilen elbiselerle namaz kılmak mekruhtur. Çünkü süs sayılan temiz elbiselerle namaz kılınması emrolunmuştur. Ancak başka elbise yoksa, bunlarla kılınabilir.
37) Bir özür olmaksızın elbiseyi giymeyip omuzlar üzerine alarak salıvermek suretiyle namaz kılmak mekruhtur.
38 ) Namazda, elleri çıkaracak bir aralık bırakmaksızın ihram gibi bir şeyin içine bürünmek mekruhtur.
39) Bir özür olmadan yalnız tek bir elbise ile (bir entari ile) namaz kılmak mekruhtur. Erkeklerin sıcak bölgelerde gömlek giymeyip yalnız şalvar ile namaz kılmaları da böyle mekruhtur.
40) Bir zaruret olmaksızın erkeklerin ipek elbise ile namaz kılması mekruhtur. (Kerahet ve İstihsan bölümüne bakılsın).
41) Elbiseyi topraktan veya diz yerinin belirmesinden korumak için rükûa veya secdeye giderken “az bir hareketle” yukarıya çekmek mekruhtur. Bilindiği gibi “çok hareket” namazı bozar.
42) Namazı gasbedilmiş bir elbise ile kılmak mekruhtur. Başka bir elbise bulunmasa, yine hüküm aynıdır. Çünkü başkasının malından sahibinin izni olmaksızın yararlanmak caiz değildir.
43) Erkeklerin secde ederken yere değmesin diye, bütün saçlarını arka tarafa toplayıp bağlamaları mekruhtur.
44) Erkeklerin uzatmış oldukları saçlarını, kadınlar gibi bağlayıp başlarının üzerinde bağlamış veya başlarının etrafına sarmış oldukları halde namaz kılmaları mekruhtur. Böyle bir şeyin namaz içinde kasden yapılması ise “çok hareket” olacağından namazı bozar.
45) Namaz içinde az bir hareketle insanın üzerinde elbise çıkarması, başındaki sarığı çıkarması veya böylece bir şeyi giyinmesi veya başını sarması mekruhtur. Fakat böyle bir şey, fazla bir hareketle yapılırsa, namaz bozulur. Namazda elbise ile veya vücudun organları ile gereksiz olarak oynamak da mekruhtur.
46) Namazda başın etrafına mendil gibi bir şey bağlayıp tepesini açık bırakmak mekruhtur.
47) Namazda tenbellikten ve gevşeklikten dolayı başı açık bulundurmak mekruhtur. Tenbellikten maksad, baş örtmeyi bir ağırlık saymaktır. Gevşeklikten maksad da, namazda baş örtmeyi önemsememektir. Halbuki bu bir sünnettir. Böyle olmayıp da özürden dolayı olursa, başın açık bulunmasında bir kerahet yoktur. Sadece sıcaktan veya hafiflemekten dolayı başı açık bırakmak ise, mekruh görülmüştür, bu bir özür sayılmaz.
Bir de namazda tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmakda bir kerahet yoktur, denilmiştir. Bununla beraber deniliyor ki, tevazu ve huşu bir kalb işidir. O halde kalb ile tevazu ve huşuda bulunup başı örtmek daha iyidir. Yine denebilir ki, tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmak, kalbdeki tevazu ve teslimiyetin bîr dış görüntüsüdür. Bunun için iyidir. Şu kadar var ki, namaza başlarken sadece tevazu ve huşu maksadı ile başları açık bırakacak kimseler pek az bulunur.
Şunu da ilâve edelim ki, biz namazlarımızı Peygamber Efendimizin kıldığı gibi kılmakla emrolunmuşuz. Çünkü bir hadîs-i şerîfde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız siz de öyle namaz kılın.” Peygamber Efendimiz ise, namazlarını mübarek başları örtülü olarak kılmışlardır. Bu bir âdet işi değildir. Doğrusu namazda peygamberimizin uyguladığı sünnet işine uymak ve başkalarına benzemekten sakınmak meselesidir. İhramda başların açık bulundurulması başka bir hikmete bağlıdır. O, mahşer hayatının bir örneğidir. Namaz buna kıyas edilmez. İbadetlerde kıyas geçerli olmaz. Artık gerçek bir özür bulunmadıkça, başı güzel bir şekilde secdeye engel olmayan bir giysi ile örtmenin daha faziletli olduğu kesindir. Öyle ki, secde esnasında baştan düşen bir giysiyi (tek el ile) başa yerleştirmek faziletli görülmüştür. Fakat iki elle (çok hareket ile) yapılmaz.
Bu konuda kerahet ve fazilet erkeklere göredir. Kadınlara göre ise, başlarının namazda örtülü olması her halde şarttır. Başlarının açık bulunması, namazlarını bozar. Bu konu, din kitablarımızın bir çoğunda, özellikle “Bahr-i Raik” ile “Reddü’l-Muhtar” adlı eserlere ayrıntılı olarak yazılmıştır.
48 ) Namaz kılanın başı üstünde veya kendisine yakın olarak ön tarafında veya kendisine yakın olmasa da, sağ ve sol tarafından hizasındaki duvar veya tavan üzerine çizilmiş veya asılmış büstümsü canlı yaratık şekillerin bulunması mekruhtur. Arka tarafda bulunması da çoğunlukça mekruh saymıştır. Fakat bunun keraheti nisbeten azdır.
Namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde bulunan veya karşıdan organları seçilemeycek kadar küçük olan veya başları kesilmiş veya yüzleri büsbütün silinmiş veya örtülüp yok edilmiş bulunan bir resmin bulunması, namaz bakımından keraheti gerektirmez.
Yine, kese ve cüzdan gibi şeyler içinde bulunan paralar üzerinde basılı bulunan resimler veya bir organda dövme suretiyle çizilip elbise ile örtülen şekiller veya yüzük taşına oyulup belirsiz halde kalan resimler namazın kerahetini gerektirmez.
Canlılara ait olmayan resimlerde de kerahet yoktur. Ağaç, bina, ay ve güneş resimleri bu kısımdandır. Çünkü bunların resimlerine ibadet edilmemiştir. Ancak namaz kılınan zihnini meşgul edecek bir durum bulunursa, kerahet olur. Bir de kuştan daha küçük olan bir şekil veya bir yerde bulunduğu halde ayakta iken bakılınca organlarının ayrımı belirsiz olan resim, namaz kılanın yanında bulunsa, keraheti gerektirmez.
49) Üzerinde canlı resimleri bulunan bir elbise ile namaz kılınması ve canlıya ait bir resim üzerine secde edilmesi mekruhtur. Fakat böyle bir elbisenin üzerine başka bir elbise giyerlerse, onunla namaz kılınmasında kerahet yoktur.
Bir de yere serili olup üzerinde böyle resimler bulunan bir serginin, resim bulunmayan kısmında namaz kılınması ve secde edilmesi mekruh değildir.
Bilindiği gibi, öteden beri birçok kavimler, yalnız bir olan Allah’a iman inancını bırakıp şirke düşmüşler ve tasarladıkları canlı tanrılarının resim ve heykellerini yaparak onlara tapınmışlar, hürmet göstermişler ve ibadethanelerini onlarla doldurmuşlardır.
Bugün madde yönünden pek yüksek görülen nice milletler de henüz kendilerini böyle putlara tapmaktan kurtaramıyorlar. İslâm dini ise, insanlara tevhid (yalnız bir Allah’a ibadet) inancını tebliğ edip öğretmiştir. Allah’a ortak koşan kavimlerin bu putlara tapma hallerini çok fazla kötülemiştir. Artık ezelî ve ebedî olan, her şeye hakim bulunan bir yaratıcının varlığına inanan ve yalnız O’na ibadetle şeref kazanan İslâm toplumunun bu putlara tapanlara karşı bir ayrılık nişanı göstermesi gerekir. Yalnız bir Allah’a iman (tevhid) inancını daima göstermek için mabedlerini ve namaz kılacakları yerleri, bu gibi puta tapanları taklit ve onlara saygı anlamına gelecek şeylerden uzak bulundurmaları bir görev gereğidir.
Gerçekten hiç bir müslümanın bu gibi resim ve heykellere tapınmak hatırından geçmez. Fakat şu putperest milletlere karşı bir ayrılık eseri göstermek ve zihni az çok meşgul edecek şeylerden namazgahlarını uzak bulundurmak dinimizin yüksek hikmetleri gereğidir.
50) Namazın mekruhlarının bir kısmı “İmamet ve Cemaat” konusunda, bir kısmı da “Kıraat ve Evkat-ı Salât” bölümünde ve diğer konularında yeri geldikçe anlatılmıştır.
51) Yanılma olmaksızın ve sehiv secdelerini gerektirmeksizin keraheti tahrimiye ile kılınan namazların iade edilmesi vacibdir. Fatiha sûresi yerine kasden başka bir ayet okunarak kılınan namaz gibi…
Tercih edilen görüşe göre, kerahetle kılınan önceki namazla farz yerine getirilmiş olup iade sureti ile kılınan namaz ise onun eksiklerini tamamlayıcı yerine geçmiş bulunur.

Namazda Mekruh Olmayan Şeyler
1. Namazda çözülen kuşağı bağlamak

2. Meşgul etmemek şartıyla boyuna kılıç vb. takılı olması

3. Cepken giyenlerin, kollarını geçirmeksizin namaza durması

4. Mushafa veya kılıca karşı namaz kılmak

5. Muma veya kandile veyahut fanusa karşı namaz kılmak

6. Başın secdede üzerine gelmemesi şartıyla üzerinde canlı resim bulunan yaygıda namaz kılmak

7. Namazda yılan,akrep gibi tehlikeli hayvanları öldürmek

8. Rükuda vücuda yapışan elbiseyi,azanın belli olmaması için azıcık hareketle silkmek ve elbiseyi tozdan topraktan sakınmak

9. Gerektiğinde, yüz çevirmeksizin göz ucuyla bakmak

10. Yer pek ve sert olunca namazı döşek ve yaygı üzerinde kılmak

11. Sıcaklıktan veya soğukluktan veya zarar verici şeylerden korunmak için bir bez serip onun üzerinde secde yapmak

12. Nafile namazların iki rekatında da aynı sureyi okumak…mekruh olmaz

Namazı Bozan ve Bozmayan Şeyler

“Fesad” bozulma ve “İfsad” da, bozma demektir. Bunların karşıtı “Salâh (Sıhhat)” ve “Islah” dır. İbadetlerde fesad ile “butlan” birdir. Fasid olan bir ibadete “batıl” da denir. Bir şeyi bozan sıhhat halinden çıkaran şeye de, “müfsid” denir. Çoğuluna “müfsidat” denir.
Bir namazın şart ve rükünlerinden biri bulunmamakla o namaz fasid olacağı gibi, bu şart ve rükünler üzere başlanıldıktan sonra bazı şeylerin bulunmasından dolayı da fasid olabilir. Namazı böyle bozan şeylere “Müfsidat-ı Salât” adı verilir. Bunların bir kısmı daha önce yeri geldiğinde anlatılmıştı.
Biz burada şart ve rükünleri ile başlanmış bir namazı bozacak şeylerin başlıcalarını yazacağız. Şöyle ki:
1) Namazda iki harfden ibaret dahi olsa, namaz kılanın işiteceği derecede söz söylemek namazı bozar. Bu hususta kasıd, yanılma, uyuma ve hata halleri eşittir.
2) Bir hastalık sebebiyle veya bir malın ve bir arkadaşın kaybolması gibi musibetten dolayı harfler belirecek şekilde sesle ağlamak veya “ah, uh, eh” diye inlemek, “öf demek, yahut bir toza üflemek veya bir şeyden bezginlik göstermek için “uf, tuh” demek namazı bozar.
Yüce Allah’ın korkusundan, cennet veya cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak, ah ve iniltide bulunmak namazı bozmaz. Kendini tutamayacak derecede şiddetli hastalıktan dolayı bir ah ve inilti de namazı bozmaz.
3) Cemaattan biri, imamın okuduğu Kur’andan duygulanarak ağlasa veya “evet” dese, bakılır: Eğer bu bir huzur ve huşu eseri ise, namazı bozulmaz. Fakat sadece ses güzelliğinden lezzet duyma eseri ise namazı bozulur.
4) Bir özür veya makbul bir sebeb bulunmaksızın “eh, eh…” diye boğazı gürültü çıkararak temizlemek namazı bozar. Fakat zorlamayarak kendiliğinden gelen bir öksürme, bir özür sayıldığından namazı bozmaz. Sesi düzeltip güzelleştirmek için veya namazda bulunduğunu bildirmek için veya kendi imamının bir kıraat hatasını düzeltmek için bunun yapılmasında namaz bozulmaz. Çünkü bu boğaz temizliği doğru bir maksada dayanmaktadır. Sahih olan görüş budur.
5) Aksıran kimseye namazda “Yerhamükallah” denilmesi ve başkasının “Rahimekallah” demesi üzerine namazda “amin” denilmesi namazı bozar. Fakat aksıranın kendi nefsine karşı “Yerhamükallah” demesi namazı bozmaz. Yine, aksıran kimseye hamd etmesini hatırlatmak için namazda “Elhamdü lillâh” denilmesi, sahih olan görüşe göre namazı bozmaz. Çünkü bu sözün cevab yerinde olması benimsenmiş değildir. Bu yalnız bir hatırlatmadan ibarettir.
6) Namazda “Allah” ismi işitilmekle “Celle Celâlüh” denilse veya Peygamber Efendimizin şerefli ismi işitilmekle “sallallahu aleyhi ve sellem” denilse, bakılır: Eğer bununla bir cevap kastedilmiş ise namaz bozulur. Fakat yalnız bir övgü ve yüceltme kasdedilmişse, bozulmaz. Çünkü bu, namaza aykırı olmayan bir zikir olmuş olur.
7) Namazda şeytani bir vesveseden dolayı “Lâ havle ve la kuvvete illâ billah” denilse, bakılır: Eğer bu vesvese ahiretle ilgili bir şey ise, namaz bozulmaz. Fakat dünya ile ilgili bir şey ise, namaz bozulur. Çünkü vesvese bir acıdır. Bu durumda dünyaya ait bir acıdan dolayı bu “Lâ havle” sözü söylenmiş olur.
8 ) Namaz kılmakta olan kimse, kendisini çağırana veya içeriye girmek için izin isteyene, namazda olduğunu anlatmak için “Elhamdü lillâh” veya “Sübhanellah” dese veya okuyuşunu aşikâr yapsa, bununla namaz bozulmaz.
9) Kur’an-ı Kerim’in içinde veya hadis-i şeriflerde bulunan bir duayı namaz içinde okumak, namazı bozmaz. Namazda: “Allahümme Ekremnî, Allahümme en’im aleyye, Allahümme aslih emri, Allahümmerzuknî’l-afıyete, Allahümmağfir lî ve livalideyye ve lilmüminine velmüminat” denilmesi gibi…
Fakat: “Allahümmeğfir liammî, Allahümmeğfir lihalî” gibi bir dua, namazı bozar. Çünkü, böyle bir dua Kur’anda ve hadislerde yoktur.
10) Namazda, insanların sözlerine benzer bir şekilde dua edilmesi ve insanlardan istenilmesi imkansız olmayan bir şeyin Yüce Allah’dan istenilmesi, namazı bozar. Allahümme at’imnî lahmen = Allah’ım bana et yedir.” , “Allahümmekzi deyni = Allah’ım borcumu Öde,” ve “Allahümmerzuknî zevceten = Allah’ım beni zevceyle rızıklandır” diye dua edilmesi gibi…
11) Namazda bir kimseye dil ile selam vermek veya başkasının selamını dil ile almak veya tokalaşarak selamlaşmak namazı bozar. Sadece Aleyküm denilmesi veya yanılarak selam alınması da böyledir.
12) Namazda el ile veya baş ile selam alınsa, sorulan veya istenilen bir şey için baş, göz ve kaş ile işarette bulunulsa, namaz bozulmaz. Fakat bir namaz kılana: “ileri git, yanında namaz kılacak kimseye yer ver” denilip, o da bu emre uyarak hareket etse, namazı bozulur. Çünkü namaz içinde Allah’dan başkasının emrine uymuş olur. Fakat kendiliğinden biraz çekilerek namaz kılacak kimseye safda yer vermesi namazı bozmaz.
13) Namaz içinde çok sayılan iş ve hareket, namazı bozar. Az sayılan iş bozmaz. Şöyle ki: Namaza ve namazı düzeltmeye ait olmayan ve çok hareket sayılan bir hareket namazı bozar. Çok iş ve hareket o işdir ki, onu işleyen kimseyi dışardan bir kimse gördüğü zaman, namazda olmadığından şübhe etmez. Bunun karşıtı az iştir ki, sahibini gören, onun namazda olup olmadığından şübheye düşer.
Örnek: Namaz kılmakta olan bir kimse, yerden bir taş alarak kuş veya benzeri bir şeye atacak olsa, namazı bozulur. Çünkü bu hareketi çok harekettir. Fakat yanında bulunan bir taşı bir eliyle atacak olsa, namazı bozulmaz. Çünkü bu bir az işdir. Ancak namaz içinde başka bir şey ile uğraştığından dolayı günah işlemiş olur.
14) Bir kimse namazda, kendi imamından başka bir kimsenin okuduğu Kur’andaki yanlışlığı veya takıldığı yeri düzeltse namazı bozulur. Çünkü bu hareket bir öğretme ve öğrenme sayılır. Öğretme ve öğrenme ise, çok harekettir. Fakat kıraat maksadı ile okuyup da bunun sonunda o kimse için düzelme hasıl olsa, namazı bozulmaz.
Yine, kendi imamı için düzeltme yapsa, namazı bozulmaz. İmamın yeteri kadar Kur’an okumuş olması fark etmez. Çünkü bu aynı namazı düzeltmeye aitir. Fakat namaz kılan bir kimse, kendisi ile beraber aynı namazda olmayan kimsenin okuyuşunu düzeltirse, namazı bozulur, çünkü bu bir öğretme sayılır.
15) Bir kimse namazda iken vücudunu bir kere veya arka arkaya iki kere veya değişik rekatlarda birer, ikişer kere kaşısa, namazı bozulmaz. Fakat bir rekatta birbiri ardınca üç defa kaşısa, bozulur. Ancak bir organını, elini tekrar kaldırmadan birkaç defa kaşıması, bir defa kaşıma sayılır.
16) Namazda bir özür olmaksızın birbiri ardınca hiç durmadan en az üç adım atmak namazı bozar. Yine, bir şahsın çarpması üzerine, namaz kılanın elinde olmayarak yerden üç adım kadar yürümesi de namazı bozar. Namaz kılınan yerden tutup çıkarılmak da böyledir, namaz bozulur.
17) Namazda tekrarlama yapılmaksızın bir el ile baştan sarığı veya giysiyi kaldırıp yere koymak veya bunları yerden kaldırıp başa koymak, namazı bozmaz. Fakat bunları yerden kaldırıp başa koymak çok iş ve harekete muhtaç olursa, namazı bozar.
18 ) Namaz kılmakta olanın bir kimseye bir el veya bir kamçı ile vurması, namazı bozar. Çünkü bu, çok iş ve harekettir. Fakat hayvan üzerinde namaz kılanın bu hayvana arka arkaya üç defa vurması, namazını bozarsa da, bir veya iki defa vurması bozmaz. Sahih olan görüş budur.
Yine, hayvanın yürümesi için, bir ayağı iki defa hareket ettirmek namazı bozmaz. Fakat iki ayağı hareket ettirmek bozar, iki ayak, iki el yerinde sayılır.
19) Namazda iken hayvana binmek, namazı bozar, fakat namazda iken hayvandan inmek bozmaz.
20) Namaz içinde bir ayakkabıyı iki el ile giyinmek, namazı bozar. Fakat ayağındaki ayakkabılarını ayaktan kolayca çıkarıvermek, namazı bozmaz.
21) Bir kimse yanılarak veya kasden bir buğday tanesi yese, bir damla su içse, gözüne sürme çekse, bedeninin herhangi bir yerine yağ sürse, baş ve sakalının saçlarını tarasa veya örse namazı bozulur. Çünkü bunlar birer çok iştir. Fakat bir elinde bulunan yağı veya benzerini diğer eline almaksızın başına veya başka bir organına sürse, bununla namazı bozulmaz. Çünkü bu az bir iştir.
22) Namazda çocuğu alıp emzirmek namazı bozar. Namaz kılmakta olan bir kadının memesini çocuk kendi başına tutup emecek olsa bakılır: Eğer süt çıkmaksızın bir iki defa emmiş olursa, namaz bozulmaz. Fakat süt çıkarsa veya süt çıkmaksızın iki defadan çok emerse, namaz bozulur.
23) Namaz içinde bulunan bir erkeği, zevcesinin öpmesi veya okşaması ile namazı bozulmaz. Ancak erkeğin şehveti uyanırsa, bozulur. Fakat bir kadının namazı, kocasının kendisini şehvetle okşaması ile veya ister şehvet olsun, ister olmasın öpmesiyle bozulur. Çünkü cinsel yaklaşma konusunda kocanın hareketi asıldır.
24) Bir kimse namazda iken, gözüne karşı gelen bir kitaba yalnız baksa yahut ne yazılmış olduğunu anlamak için bir göz atsa, sahih olan görüşe göre, namazı bozulmaz. Fakat karşısında bulunan bir Kur’an”ı Kerim’den yahut yazıları bulunan bir mihrabdan Kur’an-ı Kerim ayetlerini okuyacak olsa, bakılır: Eğer okuduğu ayetler, onun ezberinde idi ise, namazı bozulmaz. Fakat ezberinde yoktu ise, en az bir ayet okuyunca namaz bozulur; çünkü bu, bir öğrenme demektir. Bu mesele İmamı Azam’a göredir, iki imama göre, ziyade okumakla da bozulmaz. Ancak böyle bir okuma mekruhtur. Bunda, kitab ehline (Yahudi veya Hıristiyanlara) bir benzeyiş vardır.
25) Bir maksada bağlı olmayarak kalbe gelen kuruntular ve işler namazı bozmaz. Onun için, bir kimse namaz içinde dili ile söylemeksizin düşüncesi ile bir şiir veya bir hutbe düzenleyecek olsa, günah işlemiş olur. Çünkü böyle yapan kimsenin kalbi, namazda başka şeyle uğraşmış olur. Bununla beraber namazı bozulmaz.
26) Namaz kılmakta olan bir kimse, kaç rekat namaz kıldığına dair olan bir soruya cevab olarak elinin parmaklarını gösterecek olsa, namazı bozulmaz. Yine üç kelimeden az olmak üzere yazı yazsa, namazı bozulmaz. Ancak görenler, onun namazda olmadığını sanırlarsa, namazı bozulur.
27) Cemaatle namaz kılan kimse, bir özür sebebiyle, diğer bir görüşe göre de özürsüz de olsa, ön tarafa, sağ veya sol tarafa yahut kıbleden yüzünü çevirmeksizin arka tarafa bir rükün mikdarı, dura dura birer saf kadar gitse, mescidden çıkmadıkça veya kırda ise, saflardan ayrılmadıkça namazı bozulmaz. Çünkü mescidde ve sahrada safların bulunduğu kısım, tek bir yer sayılır. Bunun için kırda namaz kılanın ön tarafında saf bulunmazsa, secde yerinin önüne geçmesi ile namazı bozulur. Yine tek başına namaz kılanın da, secde yerini geçmesi ile namazı bozulur. Kadınlar için evleri, bir görüşe göre mescid, diğer bir görüşe göre kır hükmündedir.
28 ) Ağız dolusundan az olan bir kusuntu, elde olmayarak yutulursa, bununla namaz bozulmaz.
29) Namazda olan bir kimse, göğsünü özürsüz olarak kıbleden döndürse, namazı bozulur. Fakat bir organdan kan çıkmak gibi bir sebeble abdestsizlik meydana geldiğini yanlışlıkla zannetse de kıbleye arka çevirecek olsa, mescidden çıkmadıkça namazı bozulmaz. Fakat bu adam imam olur da yerine başkasını geçirirse, namaz bozulmuş olur.
30) Namazda bulunan kimseden burun kanaması veya kusuntu gibi, istekle olmayan abdesti bozacak bir şey meydana gelse, o kimse serbest olur: Dilerse abdest alıp yeniden namaz kılar. Buna namaza yeniden başlama (istinaf-ı salât) denir. Faziletli olan da budur. Dilerse, namaza aykırı hiç bir şeyle uğraşmaksızın en yakın yerdeki su ile abdest alır ve tek başına idiyse, bu abdest aldığı yerde veya evvelce namaza başlamış bulunduğu yerde namazının geri kalan kısmını tamamlar. Bir imama uymuş idiyse, evvelki yerine dönüp orada namazını tamamlar. İmama uymanın sıhhatine engel olacak bir yerde durup oradan tekrar imama uyamaz. Ancak cemaatla kılınan namaz bitmiş olursa, o zaman yalnız başına namaz kılan gibi hareket eder. Bu namaz kılışa da, başlanan namaza devam (bina-i salât) denir. Böyle bir kimse abdest almak için yakın suyu bırakıp uzağa gitse veya gidip gelirken Kur’an okusa veya bu arada avret yeri açılsa, artık namazı bina edemez (başladığı namazdan geri kalan kısmı kılamaz). Yeniden namaz kılması gerekir. (Lâhik bölümüne bakılsın.)
31) Namazı bozulan bir imamın, kendi yerine başkasını geçirmesi ittifakla caizdir. Şöyle ki: Bir imama, namaz kılarken burnu kanamak gibi (semavî) bir abdestsizlik gelse, cemaat içinden imam olmaya elverişli bir kimseyi işaretle veya elbisesinden tutarak mihraba geçirir. İmamla beraber yalnız bir kişi bulunmuş olsa, bu kimse imamete ehil ise, imamlığa geçmesi kararlaşmış olur. İmam böyle yerine bir adam geçirmeksizin mescidden çıksa veya sahrada ise safları geçmiş olsa, cemaatın namazı bozulur, imam tek başına namaz kılan hükmünde kalır. Dilerse abdest alıp namazı bina eder (bıraktığı yerden tamamlar), dilerse yeniden namazını kılar. Bu istihlâf (yerine başkasını geçirme) konusunda cemaatın bilgisi yoksa, istihlâf cihetine gidilmeyip namazın yeniden kılınması daha faziletlidir. Çünkü bu durumda namazın bozulmasını gerektiren bazı haller olabilir.
32) Dişlerin arasında kalmış olan bir kırıntı namaz içinde yutulsa, bakılır: Eğer en az nohut mikdarı ise namazı bozar. Bundan küçük ise namazı bozmaz.
33) Ağızda bulunan bir şeker parçasının, namazda çiğnenmediği halde tadı boğaza gitse, namazı bozar. Fakat namazdan önce yenmiş bir yemeğin ağızda kalmış olan tadı, namaz içinde tükürükle boğaza gitse, bununla namaz bozulmaz.
34) Namazda sakız veya Hindistan cevizi gibi bir şey, arka arkaya üç kez çiğnenecek olsa, namaz bozulur. Yutulmasa da böyledir. Fakat çiğnenmediği halde bunun küçük bir parçası boğaza gidecek olsa, bundan namaz bozulmaz.
35) Namaz içinde bayılma ve çıldırma halleri namazı bozar.
36) Dört rekatlı bir namazı bilmemezlikle iki rekat sanarak birinci oturuştan sonra selam veren kimsenin namazı bozulur. Yatsının farzını teravih, öğlenin farzını cuma veya sabah namazı zannederek birinci oturuşta selam verilmesi de böyledir. Fakat yanılarak böyle bir selam vermekle namaz bozulmaz.

Sehiv (Yanılma) Secdeleri ile İlgili Meseleler

-Sehiv secdeleri, bir namazın ( farzların geciktirilmesinden),vaciblerinden birini yanılarak terk etmekten veya geciktirmekten dolayı, o namazın sonunda yapılması gereken iki secde ile teşehhüdden, salavat ve duaları okumaktan ibarettir. Şöyle yapılır: Son oturuşta yalnız “Tahiyyat” okunduktan sonra iki tarafa selam verilir. Ondan sonra “Allahü Ekber” denilerek secdeye varılıp üç kez “Sübhane Rabbiye’l-ala” okunur. Ondan sonra “Allahü Ekber” denilerek kalkılır. Bir tesbih mikdarı duraklamadan sonra tekrar “Allahü Ekber” deyip ikinci secdeye varılır. Yine üç kez “Sübhane Rabbiye’l-ala” okunduktan sonra “Allahü Ekber” denilerek kalkılır ve oturulur. Tahiyyat ve Salavatlarla “Rabbena atina” okunup önce sağ tarafa, sonra sol tarafa selam verilir.
Yalnız sağ tarafa selam verdikten sonra sehiv secdelerinin yapılması daha faziletlidir, ihtiyata uygundur. Bundan dolayı cemaatla kılınan namazlarda cemaatın yanlışlıkla dağılmaması için, yalnız sağ tarafa selam verdikten sonra sehiv secdesi yapılması tercih edilmiştir.
-Sehiv secdeleri vacibdir. Bilindiği gibi, gerek farz, gerek vacib veya sünnet olan herhangi bir namazın kıraat, rükü ve sücud gibi farzları ve Fatiha, Sure ilavesi, sırayı gözetme gibi vacibleri, Kadelerde (oturuşlarda) salavatları okumak gibi sünnetleri vardır. Bunun için bunları gözetmek gerekir ki, namaz tam olarak kılınmış olsun.
O halde farz olsun, olmasın herhangi bir namazda bir farzın kasden veya sehven terk edilmesi, o namazın yeniden kılınmasını gerektirir. Böyle büyük bir noksanı gidermek için sehiv secdeleri yeterli değildir.
Bir vacibin kasden terki veya geciktirilmesi bir günahtır. Bundan dolayı sehiv secdeleri gerekmez, böyle bir namazı iade etmek uygundur. Bir vacibin sehven terk edilmesi veya geciktirilmesi, sehiv secdelerini gerektirir. Bu şekilde o noksan düzeltilmiş olur. Bir sünnetin kasden veya sehven terk edilmesi, sehiv secdelerini gerektirmez. Fakat kasden terk edilmesi bir kusurdur. Sevab ve faziletten mahrum olmayı gerektirir.
(Malikilere göre sehiv secdeleri sünnettir. Şafiî’lere göre de sünnettir. Ancak imam sehiv secdelerini yaparsa, cemaatın imama uyması vaciptir. Hanbelilere göre sehiv secdeleri bazan vacib, bazan sünnet ve bazan da mubah olur. Namazın terk edilen bir sünnetinden dolayı yapılacak sehiv secdelerinin mubah olması gibi…
Namazla ilgili Kur’an Ayetleri

1. “Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”

Ankebût sûresi (29), 45

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

Âyet-i kerîmenin tamamının anlamı şöyledir: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”

Âyette hayasızlık ve kötülük diye tercüme edilen “fahşâ” ve “münker” kelimelerinin anlamı daha kapsamlıdır. Fuhşiyat, açıktan ve alenî işlenilen bütün çirkinlikleri, edepsizlikleri ve ahlâk dışı davranışları ifade eden bir kelimedir. Münker de, aklın ve şerîatın beğenmediği bütün uygunsuz davranışları ve günahları ifade için kullanılır. Öncelikle namaz içinde böyle şeyler yapılmaz, onun gerektirdiği bütün edeplere uyularak namaz kılınır. Gerçekten şuurla ve hakikatına erilerek, farkında olunarak, ne olduğu bilinerek kılınan bir namaz, namaz dışında da insanı her türlü çirkinlikten, uygunsuz davranıştan, edep dışı hareketlerden alıkoyar. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Kim namaz kılar da o namaz kendisini hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymazsa, o namaz olsa olsa onun Allah’tan daha fazla uzaklaşmasını sağlar” buyurmuştur (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, VI, 221). Kur’an’ın namazla ilgili birçok âyeti vardır. Nevevî’nin konuyla ilgili olarak sadece bu âyetle yetinmesinin sebebi, onun kapsayıcılığından olsa gerektir.

2. “Namazlara, özellikle orta namaza devam ediniz.”

Bakara sûresi (2), 238

حَافِظُواْ عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلاَةِ الْوُسْطَى وَقُومُواْ لِلّهِ قَانِتِينَ

Beş vakit namazı eksiksiz kılmak ve bunu ara vermeksizin yapmak gerekir. Çünkü âyetteki muhafaza kelimesi namazların eksiksiz, en mükemmel şekilde ve vaktinde kılınması gibi özellikleri kapsamına alır. Ayrıca bütün rükünlerini ve şartlarını da yerine getirerek namaz kılmamız icap eder. Zira âyetin devamındaki “Allah için boyun eğerek kalkın namaza durun” emri bunu gerektirir. Burada geçen kunut tabiri, taati, huşûu, boyun eğmeyi ve ayakta durmayı ifade eder ki, dilimizde buna divan durmak denir. Peygamberimiz: “Namazın en faziletlisi kunutu uzun olandır” buyurmuştur (Müslim, Müsâfirîn 164-165).

Orta namaz dediğimiz salât-ı vustânın hangi vaktin namazı olduğu hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüşse de, genel kabul gören ikindi namazı olduğudur. Sahâbeden Hz.Ali, İbni Mes’ûd, Ebû Eyyûb, İbni Ömer, Semüre İbni Cündeb, Ebû Hüreyre, İbni Abbas, Ebû Saîd el-Hudrî, Hz.Âişe ve daha birçokları salât-ı vustânın ikindi namazı olduğu görüşündedir. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, bir görüşünde İmam Şâfiî ve Ahmed İbni Hanbel de aynı kanaattedirler. Hz.Ömer, Ebû Mûsa ve Muâz’ın da aralarında bulunduğu bazı sahâbîler ise sabah namazı olduğunu söylemişlerdir. Bazı sahâbîlerin öğle namazı, bazılarının akşam, bazılarının da yatsı namazı dedikleri nakledilir. Hatta bu görüşler cuma namazından bayram namazına kadar uzanan bir çerçeveye oturtulmaya çalışılır. Bunların her biri üzerinde duracak değiliz. Fakat Peygamber Efendimiz’in: “Orta namaz ikindi namazıdır” hadisi (Tirmizî, Salât 19) ve Ahzab harbi gününde: “Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” (Müslim, Mesâcid 205) buyurması,”ikindi namazıdır” diyenlerin delilini teşkil etmektedir. Ayrı namazlar olduğunun ifade edilmesi de, bütün namazların korunması ve hiçbirinin ihmal edilmemesi gerektiğini ortaya koyar. Nitekim âyetin başında bütün namazları muhafaza ediniz emrinin yer alması bunun en kesin delilidir.

3. “Eğer tövbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse onları serbest bırakın.”

Tevbe sûresi (9), 5

فَإِذَا انسَلَخَ الأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُواْ الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Bu ayetin tamamının anlamı şöyledir: “Haram ayları çıkınca Allah’a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayan, esirgeyendir.”

İnsanın mü’min olmasının en önemli göstergelerinden biri namazdır. Namaz kılan insana âyette geçen muamelelerin hiçbiri yapılmaz. Bu âyetin hükmü müşrik Arapları kapsamaktadır. Onlar iman edip namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul edince, daha önce yapmış oldukları şeyler, küfür ve haksızlıklar bağışlanır. Çünkü İslam insanın geçmişini örter, kişi âdeta hayata yeni başlamış ve dünyaya yeni gelmiş gibi muamele görür.

4. “Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”

Cum’a sûresi (62), 10

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Cuma namazından önce ve sonra kılınacak sünnet namazlar hakkında 101 numaralı hadiste bilgi verilmiştir. Bu âyet-i kerîmenin bulunduğu Cuma sûresinin dokuzuncu âyetinde cuma ezanı okununca, işi gücü bırakıp Allah’ı anmak üzere cuma namazı kılınması gerektiği belirtilmekte, açıklamakta olduğumuz yukarıdaki onuncu âyette de cuma namazını kıldıktan sonra herkesin tamamen serbest olduğu, dilediği şekilde hareket edebileceği ifade edilmektedir. Diğer bir söyleyişle, cuma namazını kılan kimsenin bu görevini yerine getirmiş olduğu, şayet ticaretinin başına dönmek istiyorsa dönebileceği, ilim öğrenmek istiyorsa tekrar kitaplarının başına oturabileceği, ibadet etmek istiyorsa dilediği şekilde ibadet edebileceği, hatta dinlenmek istiyorsa dinlenebileceği ortaya konmaktadır. Âyet-i kerîmedeki “yeryüzüne dağılın” ifadesi kesin bir emir değildir. Artık herkesin dilediğini yapmakta serbest olduğu yönünde bir açıklamadır.

Âyet-i kerîmenin devamındaki “Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz” buyruğu, cuma namazı kılanlara bir hatırlatma ve uyarı mâhiyetindedir. Yüce Rabbimiz bu kısa ve özlü tavsiyesi ile bize şöyle demektedir:

Siz cuma namazını kılmakla bir görevi yerine getirdiniz, artık dağılıp gidebilirsiniz; ama kendinizi büsbütün dünyaya kaptırmayın. Kalbinizi devamlı surette canlı ve uyanık tutabilmek için işinizin başında veya evinizde iken yahut bir yere gelip giderken Allah’ın adını anıp zikrederek, zaman zaman Kur’an okuyarak, nâfile namazlar kılarak, Allah’ın kullarına ve diğer mahlûkatına iyi davranıp hizmet ederek, O’nun size esirgemeden verdiği lütufları düşünerek Cenâb-ı Hakk’ı her fırsatta anıp zikredin. Böyle davranırsanız Allah’ın rızâsını kazanabilir ve dolayısıyla kurtuluşa erebilirsiniz.

5. “Gecenin bir bölümünde de uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere, nâfile namaz kıl; ola ki bu sâyede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır.”

İsrâ sûresi (17), 79

وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا

Âyet-i kerîmede Peygamber Efendimiz’den, gecenin bir kısmında uykudan kalkması ve namaz kılması istenmektedir. Arapçada geceleyin uykudan uyanarak namaz kılmaya teheccüt dendiği için bu namaza da teheccüt namazı adı verilmiştir.

Peygamber Efendimiz bütün gece uyumayıp namaz kılan sahâbîlerini ikaz etmiş, bunun vücudu yorgun düşüreceğini dikkate alarak bütün gece ibadet etmeyi doğru bulmamıştır. 152 numaralı hadiste geniş bir şekilde ele alındığı üzere, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem genç sahâbîsi Abdullah İbni Amr İbni Âs’ın kendini hırpalarcasına ibadet etmesini yasaklamıştır.

Âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre teheccüt namazı sadece Peygamber Efendimiz’in şahsına mahsus bir ibadettir. Bu ibadetin Resûlullah için fazladan bir fazilet yani mendup ve nâfile olduğunu söyleyen âlimler vardır. Onları böyle düşünmeye sevk eden, Peygamber aleyhisselâm’ın geçmişte kalan ve ileride işlenmesi mümkün görülen bütün günahlarının bağışlanmasıdır. Ümmeti için durum elbette farklıdır. Gece namazı onların günahlarına kefâret ve bağışlanmalarına sebep olur. Bazı âlimler ise teheccüt namazı denilen gece namazının Peygamber Efendimiz için beş vakit namaz üzerine ilâve edilmiş fazladan bir farz olduğunu söylemişler, bu özel farz ile onun ümmetine olan üstünlüğünün bir kere daha pekiştirildiğini belirtmişlerdir.

Âyette “Ola ki bu sâyede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır” diye belirtilen makâm-ı mahmûd, hamd, minnet ve teşekkürlerini sunma makamı demektir. Bu yüce makam Resûl-i Ekrem Efendimiz’e mahsustur. Kıyamet gününde her ümmet, diğer bir ifadeyle bütün beşeriyet Resûlullah’ın şefaatıyla mahşerdeki o korkunç bekleyişten bir an önce kurtulmak isteyecekler, kurtulur kurtulmaz da ona bu lütuf ve şefâatinden dolayı şükranlarını sunacaklardır. Makâm-ı mahmûd’un, makâm-ı şefaat olduğu söylenebilir.

6. “Vücutları yatak yüzü görmez.”

Secde sûresi (32), 16

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

Vücutlarının yatak yüzü görmediği belirtilen kimseler, geceleyin kalkıp Allah rızâsı için ibadet eden, namaz kılan, dua eden kimselerdir. Bu âyet-i kerîmenin tamamı şöyledir:

“Korkuyla ve ümitle Rablerine yalvarıp ibadet ettikleri için vücutları yatak yüzü görmez. Kendilerine verdiğimiz nimetlerden Allah yolunda harcarlar.”

Geceleri kalkıp ibadet eden kimselerin mükâfatı yukarıdaki âyetin devamında (17 numaralı âyette) şöyle belirtilmektedir:

“Yaptıklarına karşılık olarak onlar için kendilerini mutlu edecek ne güzel nimetler hazırlanıp saklandığını bilemezler.”

Âyet-i kerîmede bu mükâfatın büyüklüğünü hiç kimsenin tahmin ve hayal edemeyeceği belirtilmektedir. Onun ne muazzam ve erişilmez bir mükâfat olduğunu sadece Cenâb-ı Hak bilir. 1884 numaralı hadiste geleceği üzere Peygamber Efendimiz Allah Teâlâ’nın has kulları için hazırladığı bu mükâfatı hiçbir gözün görmediğini, hiçbir kulağın duymadığını, bu büyük lutfun hiçbir insanın hatır ve hayalinden geçmediğini söylemiştir.

İbadet ve tâatla meşgul oldukları için vücutları yatak yüzü görmeyen bu bahtiyar insanlardan, aşağıdaki âyette şöyle söz edilmektedir:

7. “Geceleri pek az uyurlar.”

Zâriyât sûresi (51), 17

كَانُوا قَلِيلًا مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ

Âyet-i kerîmenin baş tarafından itibaren cenneti kazanmış muttakî insanların özellikleri sayılmakta, bu özelliklerden birinin, dünyada iken geceleri teheccüt namazı kılmak için pek az uyumaları, zamanlarını Allah’a ibadet ve dua ile geçirmeleri olduğu belirtilmektedir. Bir sonraki âyette onların bu ibadetlerinin seher vakitlerine kadar devam ettiğine işaretle “seher vakitlerinde bağışlanma diledikleri” söylenmektedir.

Hayatın fâni, ömrün kısa, dünyanın gelip geçici olduğu unutulmamalı, sağlığın ve gençliğin pek çabuk tükenen birer sermâye olduğu göz ardı edilmemelidir. Geceleri kalkıp ibadet ve dua etmek nefsimize hoş gelmediğinden, tembelliğimize kılıf bulmak için bin dereden su getirmekteyiz. Halbuki bize ömür sermayesini lütfeden Allah Teâlâ, başka âyetlere bakmasak bile, yukarıdaki üç âyette, iyi kullarının özelliklerinden birinin geceleri ibadet etmek için yatağını terk etmek olduğunu ifade buyurmaktadır. Rabbim hepimize ibadet zevki nasip eylesin (âmin).

Namaz farz, vacip ve sünnetlerine bağlı kalınarak nasıl kılınır? Namazda iftitah tekbiri – Vitir namazı

Namazda iftitah tekbiri nasıl alınmalı,

Araplarla bizim tekbirimiz neden farklı? Arap kardeşler, ellerini göğüs üzeri kaldırıp omuz hizasına kadar, hanımların tekbir alışına benzer tekbir alıyorlar, baş parmağı kulaklara kadar kaldırmadan..

İftitah tekbirini alırken yapılan farklı uygulamalar mezhep farkından kaynaklanmaktadır. Bunlar da Peygamber Efendimizin ( asm) uygulamalarına dayanmaktadır. Bu nedenle her Müslüman kendi hak mezhebine göre ibadetlerini yapmalıdır.

İftitah tekbiri almak namazın farzlarındandır. Ancak bu takbiri alırken elleri kaldırmak sünnettir. Erkekler, ellerini, başparmakları kulak yumuşaklarına değecek kadar, kadınlarsa ellerini parmak uçları omuzlarına kavuşacak şekilde göğüslerinin hizasına kadar kaldırıp o vaziyette Allâhü Ekber derler. Bu esnada parmakların normal şekilde açık bulunması ve avuç içlerinin de Kâ`be`ye dönük bulunması gerekir.

Ellerin kaldırılması hususunda, bâzı âlimler, tevhide işarettir demiştir. Bâzıları, dünya işlerini arkaya atıp bütün varlığıyla kıbleye ve namaza yönelmek içindir demiştir. İbn-i Ömer ( ra)`den rivayet edilir ki :

“Namaza başlarken el kaldırmak, namazın zinetidir ( süsüdür). Her kaldırışta on sevap vardır. Her parmağa bir sevab düşer.”

İftitah “başlamak, kapıyı açıp girmek” anlamındadır. İftitah tekbiri ( tahrîme), namaza başlarken alınan tekbir olup “Allahü ekber” cümlesini söylemektir. İftitah tekbiri, bütün mezhep imamlarına göre farz olmakla birlikte Hanefî imamlar bunu rükün değil şart olarak, diğer üç mezhep imamı ise rükün olarak değerlendirmiştir. İftitah tekbiri Hanefî mezhebinde rükün değil şart olmakla birlikte, rükünlere çok yakın oluşu sebebiyle, bir rükün gibi değerlendirilmesi ve rükünler arasında ele alınması yanlış olmaz.

İftitah tekbirinin şart veya rükün kabul edilmesi şeklindeki görüş ayrılığının pratik sonucu şudur : Bir kimsenin setr-i avret, necâsetten tahâret veya istikbâl-i kıble şartını, iftitah tekbirinden sonra yerine getirmesi durumunda kıldığı namaz, iftitah tekbirini şart sayanlara göre geçerli, rükün sayanlara göre ise geçersizdir. Söz gelimi kolu başı açık olarak tekbir alıp namaza duran bir kadın iftitah tekbirinden sonra kolunu başını örtse Hanefî imamlara göre namazı geçerli, ötekilere göre geçersizdir.

Bilen ve söylemekte güçlük çekmeyen kişi iftitah tekbirinde “Allahü ekber” demelidir. Allah’ı yüceltme, O’nun büyüklüğünü ikrar anlamı taşıyan “Allahü kebîr”, “Allahü azîm” gibi başka sözlerle tekbir alındığında, farz yerine gelmiş olur. Fakat “estağfirullah” ( Allah’tan bağışlanmak dilerim) veya “bismillah” gibi dua anlamı taşıyan ifadelerle tekbir alınacak olursa farz yerine gelmiş olmaz. Yine bir kimse Arapça dışında bir dilde tekbir getirecek olsa, Ebû Hanîfe’ye göre bu da yeterlidir.

Hz. Peygamber ( asm)’in tekbir alırken ellerini omuz hizasına kadar kaldırdığına dair rivayet bulunduğu gibi, kulak hizasına veya kulaklarının üstü hizasına kadar kaldırdığına dair rivayetler de vardır. Bu rivayetlerin birleştirilmesi durumunda, tekbir alırken başı hafifçe öne eğerek başparmak kulak memesine değecek şekilde elleri kaldırmanın uygun olduğu belirtilmiştir.

Şafii ve Malikilere göre omuzların hizasına kadar kaldırmak adab ve faziletten kabul edilmiştir.( Zuhayli, II, 14)

Hanefilerde esah olan görüşe göre elleri kaldırmanın zamanı tekbirden öncedir. Yani önce eller kaldırılıp sonra tekbir getirmektir. Niyet eller kaldırılmadan önce getirilir. Eller kaldırıldıktan sonra tekbir almadan hangi namazı kılacağını bilmek de niyet yerine geçer.

Namaza başlamadan önce niyet etmek farzdır. Ancak bunu dil ile söylemek şart değildir. Namaz hususunda niyet, Allah rızası için namaz kılmayı dilemek ve kılınacak namazın hangi namaz olduğunu bilmek ve içinden geçirmek demektir.

İftitah tekbiri alırken ellerin kulak hizasına kadar kaldırılmasıyla ilgili rivayetler :

Abdulcebbar b. Vail ( r.a), babasından naklederek şöyle diyor :

“Rasûlullah ( s.a.v)’in arkasında namaz kıldım. Namaza başlayacağında tekbir alır, ellerini kulakları hizasına kadar kaldırır, sonra Fatiha sûresini okuyor, Fatiha bitince ‘Amîn!..’ diyordu. Âmîn derken sesini yükseltiyordu.” ( İbn Mâce, İkametü’s Salat : 14; Dârimi, Salat : 38 )

Abdulcebbar b. Vail ( r.a), babasından naklederek, babası Vail,

“Rasûlullah ( s.a.v)’i namaza başlarken ellerinin baş parmaklarını kulak memelerinin hizasına kadar kaldırdığını gördüğünü söyledi.” ( Dârimi, Salat : 31; Ebû Davud, Salat : 116).

Namaz farz, vacip ve sünnetlerine bağlı kalınarak nasıl kılınır? Bütün namazların baştan sona nasıl kılınacağını açıklamalı olarak öğrenebilir miyim?.

Namaz hocası gibi küçük kitaplarda bu gibi malumatlar güzel bir şekilde izah edimiştir. Böyle bir ilmihal kitabı alarak namaz konusunda neleri öğrenmeniz gerektiğine bakabilirisniz.

Sabah Namazının Kılınışı :

Sabah namazı iki rek’at sünnet, iki rek’at da farz olmak üzere dört rek’attan ibarettir. Önce sünnet kılınır.

Şöyle ki : Namazın şartlarının hepsi yerine getirildikten sonra, kıbleye dönülüp sabah namazının sünnetini kılmaya kalben niyet edilir. Dil ile de yavaşçacık : “Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetini kılmaya” denilir. Bundan sonra, eller kulakların hizasına kadar kaldırılıp, başparmaklar kulak yumuşağına değdirilir. Ve avuç içleri Kâbe’ye dönük şekilde parmak araları açılır ve “Allahü Ekber” denilerek iftitah tekbiri alınır. Tekbir alındıktan sonra sağ el ile sol elin bileği tutularak, eller göbeğin altına konur. ( Kadınlar ise tekbir alırken ellerini omuz hizasına kaldırıp göğüsleri üzerine bağlarlar. Sağ eli sol elin üzerine koyarlar.

Eller de bu şekilde bağlandıktan sonra, önce “Sübhâneke” okunur. Sonra “Eûzü-Besmele” çekilerek “Fâtiha-i Şerîfe” sonuna kadar okunup “amin” denilir. Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûre okunur. Böylece namazın kıyam ve kırâet rükünleri tamamlanmış olur. Kırâet bitince eller yanlara salıverilir ve “Allahü Ekber” denilerek rükû’a gidilir. Rükû’da parmak araları açık olarak ellerle dizkapakları tutulur. Sırt ve bel yere paralel olarak düz hâle getirilir. Ayaklar da bükülmeden dik tutulur. Rükûda iken üç kere “Sübhâne rabbiye’l-azîm” denir. ( Rükû’ hâlinde kadınlar parmak aralarını açmazlar ve dizlerini tutmazlar, sadece ellerini dizler üzerine koyarlar. Ayrıca dizlerini de dik değil bükük bulundururlar. Yere paralel olacak şekilde eğilmelerine de lüzum yoktur.)

Sonra “Semiallahü limen hamideh” diyerek rükû’dan kalkılır. Ayakta iken “Rabbenâ leke’l-hamd” denir. Sonra “Allahü Ekber” denilerek secdeye kapanılır. Secdeye inerken önce dizler, sonra eller konur. Baş da eller arasına konarak alın ve burun yere yapıştırılır. Secdede el ve ayak parmakları kıbleye dönük tutulur. ( Kadınlar secdede kollarını yanlarına ve uyluklarını karınlarına yapıştırır ve yere doğru alçalır ve yapışırlar.) Secdede üç defa “Sübhâne rabbiye’l-a’lâ” denir. Sonra “Allahü Ekber” diyerek secdeden kalkılıp bir kere “Sübhânallah” diyecek kadar oturulur. Sonra tekrar “Allahü Ekber” denilerek aynı şekilde ikinci bir secde yapılır. İkinci secdenin tesbihleri söylendikten sonra “Allahü Ekber” denilerek tekrar ayağa kalkılır. Böylece birinci rek’at bitmiş ikinci rek’ata kalkılmış olur.

İkinci rek’atta sadece “Besmele” çekilerek “Fâtiha ve zamm-ı sûre” okunur. YukarIda tarif ettiğimiz şekilde rükûa ve secdeye gidilir. İkinci secdeden sonra sol ayak yere yayılıp üstüne oturulur. Sağ ayak ise parmakları kıbleye dönük şekilde içeri kıvrılır. Eller uyluklar üzerine konur. İki secde arasındaki oturuşlar da aynen böyledir. ( Kadınlar ayaklarını sağ tarafa yatırarak otururlar). Bu oturuşta önce “Tehıyyât” okunur. Arkasından “salâvatlar ve dualar” okunur. Duaların okunuşu bitince önce sağ tarafa dönülerek : “Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah” diye selâm verilir. Sonra da sol tarafa aynı şekilde selâm verilir.

Böylece iki rek’atlı sabah namazının sünneti bitmiş olur. Sabah namazının sünnetinin bütün kırâet, tesbih ve tekbirleri gizli olarak yapılır. Sabahın farzı da aynen sünneti gibi kılınır. Sadece başta niyet ederken “Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya” diye niyet edilir. Bir de niyetten önce kâmet getirilir. ( Kadınlar kâmet getirmezler). Sabah namazının farzının kırâetleri cehren de okunabilir.

Öğle Namazının Kılınışı :

Öğle namazı dört rek’at sünnet, dört rek’at farz ve iki rek’at da son sünnet olmak üzere on rek’attır. Önce sünneti kılınır. Sünneti kılmak için evvelâ şu şekilde niyet edilir : “Niyet ettim ya Rabbi bugünkü öğle namazının sünnetini kılmaya…” Sonra aynen sabah namazının sünneti gibi iki rek’at kılınır. İkinci rek’atta oturulduğunda sadece “Tehıyyât” okunur. Salâvat ve dualar okunmadan “Allahü Ekber” diyerek üçüncü rek’ata kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rek’atlar da aynen birinci ve ikinci rek’atlar gibi kılındıktan sonra, ikinci kere oturulur. Bu oturuşta “Tehıyyât” ile beraber “salâvat ve dualar” da okunarak selâm verilir. Böylece öğlenin sünneti tamamlanmış olur. Üçüncü rek’ata kalkıldığında “Fatiha”dan önce sadece “Besmele” çekilir. “Sübhâneke ve eûzü” okunmaz.

Öğlenin farzı da sünneti gibidir. Yalnız niyet ederken öğlenin farzını kılmaya niyet edilir. Bir de üçüncü ve dördüncü rek’atlarda sadece “Fâtiha” okunur, “zamm-ı sûre” okunmaz. Bu, sadece öğlenin farzında değil, bütün farz namazlarda böyledir. İlk iki rek’atta “zamm-ı sûre” okunur. Üç ve dördüncü rek’atlarda okunmaz.

Öğlenin son sünneti de tıpkı sabahın sünneti gibi kılınır. Sadece niyet ederken “öğlenin son sünnetine” diye niyet edilir. Öğlenin sünnet ve farzında kırâet gizli yapılır.

İkindi Namazının Kılınışı :

İkindi namazı, dördü sünnet, dördü de farz olmak üzere sekiz rek’attır. Önce sünneti kılınır. Evvelâ : “Bugünkü ikindinin sünnetini kılmaya” diye niyet edilir. Sonra aynen öğlenin sünneti gibi kılınır. Yalnız ikinci rek’atın sonundaki ilk oturuşta, öğlenin sünnetinde sadece “Tehıyyât” okunurken, ikindinin sünnetinde “salâvatlar” da okunur. Dualar okunmadan, “Allahü Ekber” denilerek üçüncü rek’ata kalkılır. Üçüncü rek’atta da namaza yeniden başlanır gibi, “Sübhâneke” okunarak “Eûzü-Besmele” çekilir ve “Fâtiha” ile “zamm-ı sûre” okunur. Dördüncü rek’at ise öğleninki gibi normal şekilde kılınır.

İkindinin farzı, öğlenin farzı gibidir. Sadece niyetler farklıdır. İkindi de öğle gibi gizli okuyuşla kılınır.

Akşam Namazının Kılınışı :

Akşam namazı üçü farz, ikisi sünnet olmak üzere beş rek’attır. Önce farz kılınır. Önce akşamın farzına niyet edilerek namaza durulur. İlk iki rek’at diğer namazların farzları gibi kılındıktan sonra oturulur. Sadece “Tehıyyât” okunarak üçüncü rek’ata kalkılır. Üçüncü rek’atta sadece “Fâtiha” okunarak rükû’a ve secdeye gidilir. Secdeler bitince ikinci kere oturulur. “Tehıyyât, salâvat ve dualar” okunarak selâm verilir.

Farzdan sonra sünnete niyet edilerek tıpkı sabahın sünneti gibi iki rek’at sünnet kılınır. Akşam namazının farzı da, sabahın farzı gibi cehren, yani sesli bir okuyuşla kılınabilir.

Yatsı Namazının Kılınışı :

Yatsı namazı, dördü sünnet, dördü farz, ikisi son sünnet ve üçü de vitir olmak üzere on üç rek’attır. Yatsının sünneti önce niyet edilerek tıpkı, ikindinin sünneti gibi kılınır. Yani ilk oturuşta, “Tehıyyât”tan sonra salâvatlar da okunur.

Yatsının farzının kılınışı ise, niyet hariç öğle ve ikindinin farzının aynısıdır.

Son sünnet de, akşamın sünnetiyle aynı şekilde kılınır. Fark sadece niyetlerdedir.

Vitir Namazının Kılınışı :

Vitir namazı ise üç rek’attır. Kılınışı şöyledir : Önce niyet edilerek namaza durulur. Birinci ve ikinci rek’atlar aynen sabahın sünnetinde tarif ettiğimiz şekilde kılınır. İkinci rek’atın sonunda oturulur, “Tehıyyât” okunarak üçüncü rek’ata kalkılır. Üçüncü rek’atta “Besmele” çekilip “Fâtiha ve zamm-ı sûre” okunur. Bundan sonra rükû’a eğilmeyerek eller kulaklara kaldırılıp tekbir alınır. Ve tekrar eller bağlanıp, “Kunut duaları” okunur. “Kunut duaları” bittikten sonra rükû’ ve secdeye gidilir. Secdeden sonra oturularak “Tehıyyât, salâvat ve dualar” okunarak selâm verilir.

“Kunut duasını” bilmeyen kimse, “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr” âyetini okuyabilir. Üç kere “Allahümme’ğfirlî” de diyebilir. Üç kere “Yâ Rab” demesi de câizdir.

* Vitir namazı sadece Ramazanda cemaatle kılınır. İmam olan zât namazı cehrî kıldırır; “Kunut” ise gizli okunur. Ramazan dışında vitri cemaatle kılmak mekruhtur.


NAMAZLARDA OKUNACAK SURE VE DUALARI

Kunut Duaları :

“Allahümme innâ neste’înüke ve nestağfirüke ve nestehdîke ve nü’minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke’l-hayra küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahle’u ve netrükü men yefcürük.”

“Allahümme iyyâke na’büdü ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes’â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık.”

Sübhaneke Duası :

“Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük ( ve celle senâük) ve lâ ilâhe gayrük.” ( “ve celle senâük” sadece cenâze namazında okunur, diğer zamanlarda okunmaz.)

Fatiha Suresi :

“Elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. İhdinas-sırâtal müstekîm. Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn.” ( amin)

Fil Suresi :

“Elem tera keyfe fe’ale rabbüke bieshâbilfîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehüm ke’asfin me’kûl.”

Kureyş Sûresi :

“Liîlâfi Kureyşin. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya’büdû Rabbe hâzelbeyt. Ellezî et’amehüm min cû’in ve âmenehüm min havf.”


Maun Suresi :

“Era eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu’ulyetîm ve lâ yehuddu alâ ta’âmilmiskîn. Feveylün lilmusallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. El-lezîne hüm yürâûne. Ve yemne’ûnelmâûn.”

Kevser Suresi :

“İnnâ e’taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel’ebter.”

Kafirun Suresi :

“Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ a’büdü mâ ta’büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Leküm dînüküm veliye dîn.”

Nasr Suresi :

“İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestagfirh, İnnehü kâne tevvâbâ.”

Tebbet Suresi :

“Tebbet yedâ ebî Lehebin ve tebbe. Mâ agnâ anhü mâlühû ve mâ keseb. Seyaslâ nâren zâte leheb. Vemraetühû hammâletelhatab. Fî cîdihâ hablün min mesed.”

İhlas Suresi :

“Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.”

Felak Suresi :

“Kul e’ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri gâsikýn izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.”

Nas Suresi :

“Kul e’ûzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs.”

Ettahıyyatü duası :

“Ettehıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh.”

Allahümme salli duası :

“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd.”

Allahümme barik duası :

“Allahümme barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd.”

Rabbenâ duası :

“Rabbenâ âtinâ fid’dünyâ haseneten ve fil’âhıreti haseneten ve kınâ azâbennâr.”


VİTİR NAMAZI

Tek,tek başına olan şey, yatsı namazından sonra kılınan üç rek’at namaz.

Vitir namazı, üç rekatlı bir namazdır. Yatsı namazının son sünnetinden sonra kılınır. Namazının vakti, yatsı namazının vakti ile aynıdır, yatsı namazının vaktinin bitimi ve sabah namazının vaktinin başlangıcı ile son bulur.

Vitir namazına, “niyet ettim Allah rızası için bu günkü vitir namazını kılmaya” diye niyet edilir. Normal olarak iki rek’at kılınır. İki rekatın sonundaki oturuşta “et-Tahiyyât” okuduktan sonra üçüncü rekata kalkılır. Besmele ile Fatiha ve bir miktar Kur’ân okunduktan sonra, Allahu ekber deyip tekbir alınır, eller bağlanır ve Kunut duası okunur. Sonra “Allahu ekber” diyerek rükû ve secdelere gidilir. Ondan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bu oturuşta “et-Tehiyyât”, “salli-barik” ve “Rabbenâ” duaları okunur ve iki tarafa selâm verilir ( İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar,Mısır, 1966, II, 5, vd).

Vitir namazı Kur’an’da geçmemektedir. Fakat hakkında çeşitli hadisler mevcuttur. Bazısının meâli şöyledir :

“Ey Kur’ân ehli, vitir namazını kılın! Çünkü Allah tektir, tek’i sever” ( Buhârî, Deavât, 69; Müslim, Zikir, 5-6; Nesâî, Kıyâmü’l-Leyl, 27; Tirmizî, Vitir, 2; EbuDâvud, Vitir, 1).

“Üç Şey vardır ki, bana farzdır. Fakat size farz değildir. Kuşluk namazı, kurban namazı ve vitir namazı” ( ez-Zeylaî, Nasbu’r-Raye, II, 105).

Allah size bir namazı daha fazladan ilâve etmiştir. Bu namaz da vitir namazıdır. Vitir namazını, yatsı ile sabah vakti doğuncaya kadar geçen zaman içinde krlın” ( Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,180, 206, 208; V, 242; VI, 7).

“Vitir haktır. Beş rek’at ile vitir namazını kılmak isteyen, kılsın. Üç rek’at ile kılmak isteyen, kılsın ve tek rek’at ile kılmak isteyen, yine kılsın” ( Nesâî, Kıyamü’l-Leyl, 40; Ebû Dâvud, Vitir, 3; İbn Mâce, İkâme, 123).

Hz. Aişe validemiz ( r.an); “Hz. Peygamber üç rek’at ile vitir kılar ve üç rekatın sonunda selam verirdi” demiştir ( ez-Zeylaî, Nasbu’r-Raye, II, 118 ). İbn Ömer ve İbn Abbas da; “Vitir namazı, gecenin sonunda kılınan bir rekattır” demişlerdir ( Müslim, Müsâfirûn,153; Ebû Davud, Vitir, 3; Nesaî, Kıyâmu’l-Leyl, 34).

Ebû Hanife yukarıdaki hadislere dayanarak, vitir namazını bayram namazları gibi vacip olarak kabul etmiştir. Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imâmlarına göre ise, vitir namazı müekked sünnettir.

Hanefilere göre vitir namazı üç rekattır ve sonunda selam verilir. Delil olarak da, Hz. Aişe’nin rivayet ettiği hadisi gösterirler. Mâlikîlere göre vitir namazı bir rekattır. Ondan önce yatsının farzından sonra kılınan iki rek’at sünnet bulunur. Bunların arası selam ile ayrılır. Hanbelîlere göre de, vitir namazı bir rekattır. Fakat üç veya daha çok rek’at olarak da kılınabilir. Şâfiîlere göre vitir namazının en azı bir rek’at, en çoğu on bir rekattır. Bir rek’attan fazla kılınacaksa, önce iki rekata niyet edilir ve sonunda selâm verilir. Sonra vitir namazının bir rekatına niyet edilir ve sonunda selâm verilir ( el-Kasanî, Bedaiu’s Sanai’ Beyrut, 1974, I, 270 vd.; ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, Dımaşk, 1984, I, 820).

Vitir namazı, yalnız Ramazanda cemaatla kılınır. İmam bu namazı açıktan kıldırır. Kunut duasını tercih edilen görüşe göre, imam da cemaat da gizli okurlar. Ramazan ayının dışında vitir namazını cemaatla kılmak mekruhtur.

Mesbûk namazını kılan kişi, ikinci rek’atta mı, yoksa üçüncü rek’atta mı olduğundan şüphe ederse, bulunduğu rek’atta Kunut duasını okur, rükû ve secdelerden sonra bir rek’at daha kılar ve yeniden Kunut duasını okur. Rükû ve secdelerden sonra oturur, et-Tehiyyatü, salli barik ve Rabbenâ dualarını okur, selâm ile namazını tamamlar.

Vitir namazının dışındaki namazlarda, Kunut duası okunmaz. Ancak İmam Şâfiî ve İmam Malik’e göre, her zâman, sabah namazlarının ikinci rekatında, rükûdan sonra ayakta Kunut duası okunur. Bu durumda kunut duasını okumak, Mâlikîlere göre müstehap ve Şâfiîlere göre sünnettir. Bir de Şâfiîlere göre, Ramazan ayının ikinci yarısında vitir namazının son rekatında, rükûdan sonra Kunut duasını okumak menduptur ( ez-Zeylâî, Nasbu’r-Râye, II,123; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, I, 826 vd).

Sabah namazında Kunut duasını okuyan Şâfiî ve Malikî imama uyan bir Hanefî, Kunut duasını okumaz, susar ve imâm Kunut duasını bitirinceye kadar ayakta bekler.

Kunut duasını bilmeyen, okumaktan aciz olan bir kişi, onun yerine “Rabbenâ âtinâ…” âyetini okuyabilir. Yahutta üç kere : “Allahümmeğfirlî ( Allahım beni mağrifet et)” diyebilir. Bunların yerine üç kere : “Ya Rabbi ( ey Rabbim)” demesi de caizdir ( et-Tahtâvî, Hayiye, Mısır, 1970, 312).

Uygun görülen kunut duası şöyledir :

“Allahümme innâ nesteînuke ve nestağfruke ve nestehdike ve nu’minu bike ve netubu ileyke ve netevekkelu aleyke ve nusnî aleyke’l-hayra kullahû neşkuruke velâ nekfuruk ve nahla’u ve netruku men-yefcuruk.

Allahümme iyyâke ne’budu ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes’â ve nahfidu narcû rahmeteke ve nahşâ azabek inne azâbeke bi’l-küffâri mulhik” ( et-Tahtavî, Haşiye; 307 vd.)

Anlamı : “Allah’ım!.. Biz şüphesiz senden yardım ve mağrifet ister, senden hidâyet dileriz. Seni tasdik eder, günahlarımıza tevbe eder, sana itimad ederiz. Seni bütün hayırlar ile senada zikirde bulunur, nimeti itiraf ile sana şükrederiz. Seni inkâr etmeyiz. Sana isyan edip duranları reddeder, terkederiz; kendileriyle ilişkimizi keseriz. Allahım!.. Biz ancak sana ibâdet ederiz, senin için namaz kılarız, sana secde ederiz. Senin rızanı ve kulluğunu elde etmek için çalışır, koşarız. Senin rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, senin hak olan azabın kâfirlere erişicidir. “

Kunut duasını okumak vacip olduğu için, unutulduğu takdirde, namazın sonunda sehiv secdesi yapılır.

Vitir namazı yine vacip olduğundan, zamanında kılınmadığı takdirde, kazası gerekir. Vitir namazı, zamanında normal olarak nasıl kılınıyorsa, kaza edilince de, aynı şekilde kılınır ( İbn Hümâm, Fethu’l-Kadir, Mısır 1315, I, 300 vd).

Şafii mezhebine göre vitir namazı cemaatle kılınabilir mi? Vitir namazı nasıl kılınır?

Şafii mezhebine göre; vitir namazı farz namazlara bağlı sünnetlerin en müekkedi ve en önemlisidir. Yatsı namazının farzından sonra kılınır. En azı bir; en çoğu on bir rekattır. Fazilet bakımından en azı üç rek’attır. En faziletli kılınış şekli iki rek’atta bir selam vermek ve tek rek’atı en son ayrı bir niyetle kılmaktır.

Vitir namazı üç rek’at kılındığında Fatiha’dan sonra birinci rek’atta “Sebbihisme rabbike’l â’la” suresini, ikinci rek’atta “Kâfirun” suresini ve son rek’atta ‘İhlas, Kuleûzu bi rabbilfalak ve Kuleûzu birabbinnas” sure­lerini okumak sünnettir. Beş rekat veya daha çok kılındığında, mezkur sure­lerin son üç rek’atta okunması yine sünnettir.

Vitir namazı farzlara bağlı diğer sünnetler gibi cemaatla değil, tek ba­şına kılınır. Ancak Ramazan ayında on altıncı gecesinden itibaren son ge­cesine kadar son rek’atın rükuûndan itidala kalkınca, itidal halinde iken Kunut Duası’nı okumak sünnettir.

Ondan ön­ce şunu okumak da sünnettir :

“Allahumme inna nestaînuke ve nestağfiruke ve nestehdike ve nü’minu bike ve netevekkelu âleyke ve nüshi aleyke’l-hayva küllehü neşkürüke ve la nekfüruke ve nahlau ve netrüku men yefcüruke, Allahumme iyyake na’budu ve leke nusalli ve nescüdu ve ileyke nesâ ve nahfidu nercu rah-metike ve nahşa azabeke. Inne azabeke bil küffari mülhık.”

Şafii mezhebinde okunan Kunut duası :

“Allahümmehdina fiymen hedeyte. We â fina fimen âfeyte. We tevellena fimen tewelleyte. We bariklena fıyma â’tayte. We kına şerre ma kadayte. Feinneke takdina wela yukda âleyke. We innehu la yezillü men waleyte. Wela yeîzzü men âdeyte. Tebarekte Rabbena we teâleyte. Felekel hamdu âla ma kadayte. Nestağfirüke we netuwbu ileyke. We sallallahu âla seyyiddina Muhammedin we âla alihi we sahbihi we sellem.”

Şafi olan bir kimse, Hanefi imama uyarsa;

Şafiî kunutu gibi, Hanefî mezhebindeki kunut duası da Hz. Peygamber ( asm)’den rivayet edilmiştir. Bu sebeple bilenlerin bunu okumasında da bir sakınca yoktur.

Şafiî mezhebinde ancak Ramazanın 15. gününden sonra vitir namazında kunut okunur. Bunu da hatırlamakta fayda vardır.

Namaz kılan kişi, Kunut’un bir kısmını okumazsa, bunun için sehiv sec­desi yapması sünnettir.

Sabah namazında, Hanefî mezhebindeki bir imama tâ­bi olarak namaz kılan Şafiî mezhebindeki bir kişinin, selâmdan sonra sehiv secdesi yapması sünnettir.

Vaktinde kılınmayan vitir namazını kaza etmek sünnettir. Vakte bağlı na­file namazların da, vakitlerinde kılınamamaları durumunda vitir gibi kaza edil­meleri sünnet olur.

Musibetvari şiddet olaylarının vuku bulması, felâket ve mihnetlerin başa gelmesi zamanlarında, bütün vakit namazlarında Kunut duası okunabilir. Bu durumda imam da tek başına namaz kılan kişi de -namazları sessiz kıraatli namazlardan olsa bile- Kunut duasını sesli okurlar. İmama uyarak na­maz kılmakta olan kişi ise, imamın duasına karşılık âmin der. Bu durumda Ku­nut’un bir kısmı okunmazsa, sehiv secdesi gerekmez.

Şafii mezhebine uyan bir kimse, imam rükudan kalktıktan sonra hemen “Rabbena atina…” duasını okuyup veya “Allahumme’ğfir lî” deyip ardından secdeye varmak suretiyle bu görevini yerine getirmiş olur. Kanaatimizce böyle yapmak, tek başına vitir namazını kılıp da kunut duasını okumaktan daha sevaplıdır. Çünkü burada cemaat sevabı da vardır.

Hanefî mezhebine göre ise, bu gibi durumlarda sadece sabah namazın­da Kunut duası okunabilir. Diğer vakit namazlarında okunmaz.

Şafiî mezhebine mensup bir imamın arkasında sabah namazını kılmakta olan Hanefî mezhebine mensup bir kişi, ikinci rek’atın rükûundan sonra Kunut duasını okumaya başlayan imamını, ellerini yan taraflarına salmış vaziyette susarak dinler.( İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, II/9).


Şafi mezhebine göre vitir namazı ile ilgili hükümler nelerdir?

Vitir namazı müekked sünnetlerdendir. Hanefî mezhebine göre ise bu na­maz vaciptir. Vitir namazıyla ilgili olarak sevgili Peygamberimiz şöyle buyur­muştur : “Gece en son namazınızı vitir namazı olarak kılın.” ( Buhârî, Vitir, 4; Ahmed. el-Müsned, 2/20, 102, 143.)



Vitir namazının en azı bir, en çoğu ise on bir rek’attır. Tek rek’atla yetin­mek caiz ise de evlâ değildir.

Vitri bir rek’attan fazla kılan kişinin, bu namazı bitişik olarak, yani son rek’atı kendinden önceki rek’ata bitiştirerek kılması caizdir. Şöyle ki : Vitri beş rek’at olarak kılacak olan kişi, iki rek’at kıldıktan sonra selâm ve­rir. Sonraki üç rek’atı da tek selâmla kılar. Bu üç rek’atı birbirinden ayırarak, yani 2+1 rek’at şeklinde kılması da caizdir. Beş rek’at olarak kılan kişi, son rek’atı ayırdığı takdirde, önceki dört rek’atı bir veya iki selâmla kılmış olmasıfarketmez. Bitişik olarak kılması halinde iki teşehhüdden fazla oturması caiz olmaz. Vitri kılmanın en faziletli şekli, birbirinden ayrı olarak kılınmasıdır.Vitrin vakti, akşam namazıyla birlikte akşam vaktinde cem’-i takdim şek­linde kılınsa bile, yatsı namazından sonra başlayıp fecr-i sâdıkın doğuşuna kadar devam eder. Geceleyin uyanacağına güvenen kişinin, vitri gecenin il­kinden sonraya ertelemesi sünnettir. Aynı şekilde gece namazlarından sonra­ya erteleyip bu namazları vitirle sona erdirmek de sünnettir.Vitir namazını ramazan ayında cemaatle kılmak ve bu ayın ikinci yarısın­da vitrin son rek’atında Kunut duası okumak da sünnettir.Yine her gün sabah namazının farzının ikinci rek’atında, rükûdan kalktık­tan sonra Kunut duası okumak da sünnettir. Kunut, Allah’a övgü ve duayı kap­sayan bütün sözlerdir. Ancak sünnet olanı, yüce Peygamberimiz’den nakledi­len şu duadır :

[img]http : //www.sorularlaislamiyet.com/images/articles/11677-resim1.jpg[/img]

Tek başına namaz kılan kişi bu duayı okurken tekil zamirleriyle okumalı­dır. Şöyle ki : “İhdinâ ve âfinâ” şeklinde değil de, “ihdinî ve âfinî” şeklinde te­laffuz ederek duayı kendi şahsı için yapmalıdır. Yalnız “tebârekte rabbenâ” cümlesindeki çoğul zamirini tekile çevirmemeli, yani “tebârekte rabbî” deme­melidir.İmam ise duaların tamamını çoğul zamiri ile okumalı, meselâ “ihdinî ve âfinî” şeklinde değil de, “ihdinâ ve âfinâ” şeklinde okumalıdır. İmamın kıldığı namaz kaza olsa bile Kunut’u sesli okuması sünnettir.Tek başına vitir namazını kılan kişinin kıldığı bu namaz eda olsa bile Ku­nut duasını sessizce okuması sünnettir.İmama uyarak namaz kılmakta olan kişiye gelince o, ellerini açarak se­maya kaldırmalı ve imamın okuduğu dualara âmin demelidir.

Namaz kılan kişi, Kunut’un bir kısmını okumazsa, bunun için sehiv sec­desi yapması gerekir. Sabah namazında Hanefî mezhebindeki bir imama tâ­bi olarak namaz kılan Şafiî mezhebindeki bir kişinin selâmdan sonra sehiv secdesi yapması sünnettir.Vaktinde kılınmayan vitir namazını kaza etmek sünnettir. Vakte bağlı na­file namazların da, vakitlerinde kılınamamaları durumunda vitir gibi kaza edil­meleri sünnet olur.Musibetvari şiddet olaylarının vuku bulması, felâket ve mihnetlerin başa gelmesi zamanlarında, bütün vakit namazlarında Kunut duası okunabilir.

Hanefî mezhebine göre ise bu gibi durumlarda sadece sabah namazın­da Kunut duası okunabilir. Diğer vakit namazlarında okunmaz.

Bu durumda imam da tek başına namaz kılan kişi de -namazları sessiz kıraatli namazlardan olsa bile- Kunut duasını sesli okurlar. İmama uyarak na­maz kılmakta olan kişi ise, imamın duasına karşılık âmin der. Bu durumda Ku­nut’un bir kısmı okunmazsa, sehiv secdesi gerekmez.Şafiî mezhebine mensup bir imamın arkasında sabah namazını kılmakta olan Hanefî mezhebine mensup bir kişi, ikinci rek’atın rükûundan sonra Kunut duasını okumaya başlayan imamını, ellerini yan taraflarına salmış vaziyette susarak dinler.( İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 2/9,)

CUM’A NAMAZI

Cum’a günü öğlen namazı vakti içinde bir hutbeden sonra cemaatle ve cehren kılınan iki rekat farz-ı ayn namaz.

Cum’a Arapça bir isim olup, “toplanma, bir araya gelme, toplu dostluk” anlamlarına gelir. Sözlükte cumua ve cumea şeklinde de okunur. Bir terim olarak perşembe günü ile cumartesi arasındaki günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan iki rekat farz namazın da adıdır. Cum’a gününe, müslümanların ibadet için mescidde toplanmaları sebebiyle bu isim verilmiştir ( Zebidî, Tâcu’l-Arüs, V, 306; Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, XVIII, 97, 98 ).

Hafta günlerine İslâm’dan önce verilen isimler şimdiki isimler olmayıp cum’a gününe “yevmu’l-arube” denirdi ( Kurtubî, Tefsir, XVIII, 99). Süheylî’ye göre bu isim süryânîce olup “rahmet” manasına gelmektedir. Cum’a’dan sonraki günler de “şeyar : cumartesi”, “evvel : pazar”, “ehven : pazartesi”, “cebar : salı”, “debar : çarşamba”, “mûnes : perşembe” idi. Araplar’da günlerin bu eski isimlerinin ne zaman değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe yerine cum’a adını veren, bir rivayete göre Hz. Peygamber’in ( s.a.s.) dedelerinden Ka’b İbn Lüeyy’dir. İbn Sîrîn’den gelen bir başka rivayete göre de bu ad cum’a namazı henüz farz kılınmadan evvel Medine’de bulunan müslümanlar tarafından verilmiştir. İbn Sîrîn’in rivayeti şöyledir : “Hz. Peygamber ( s.a.s.) Medine’ye hicret etmeden ve cum’a ayeti nazil olmadan önce Medineliler cum’a namazı kılmışlardı.” Ensâr : “Yahudilerin bir günü var, her yedi günde biraraya toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir toplanma günümüz olsun, o günde Allah’ı zikredelim; şükredelim.” dediler. Bunun üzerine : “sebt : cumartesi günü yahudilerin, ahad : pazar günü hristiyanların, o halde bunu arube : günü yapalım.” demişlerdi. Bu suretle Es’ad İbn Zürâre’nin yanında toplandılar, Es’ad b. Zürâre ( r.a.) onlara iki rekat namaz kıldırdı ve vaaz etti. Toplandıkları ana “cum’a” adını verdiler. O da onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam vakti yediler. Daha sonraları da cum’a ayeti nazil oldu ( Cum’a Suresi, 62/9)

İbn Hazm da : “Cum’a ismi, İslâmî olup, İslâm’dan evvelki günlerde kullanılmazdı. Câhiliyye devrinde o güne arube denilirdi. İslâm döneminde o gün namaz için toplanıldığından “cum’a” ismi verilmiştir.” der. İbn Huzeyme’nin Selmân-ı Fârisî’den yaptığı bir rivayete göre, bir defa Peygamberimiz ( s.a.s.) Selmân’a : “Selmân, sen Cum’ayı ne zannediyorsun?” diye sorunca o da : “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” der. Bunun üzerine Efendimiz ( s.a.s.) “Senin atan Âdem ( a.s.)’in yaratılışı işte o gün oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya getirildi.” buyurmuştur. Ebu Hüreyre’den rivayet edilen başka bir hadiste de : “Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum’a günüdür : Âdem ( a.s.) o gün yaratıldı, o gün Cennet’e girdi, yine o gün Cennet’ten çıkarıldı. Bir de kıyamet Cum’a günü kopacaktır.” buyurulmuştur. ( Müslim, Cumua, 5) Diğer bir rivayette de, yukardaki sözlere ilâveten şu cümleler yer almıştır : “..O gün tövbesi kabul olundu ve o gün vefat etti. Kıyamet de o gün kopacaktır. İns ve Cin’den başka hiçbir mahluk yoktur ki, Cum’a günü tan yeri ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyamet belki bu gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman kul tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah’tan bir hacetini dilemez ki, onu Allah O’na vermesin. “

İbn Hacer’e göre Cum’a Mekke’de farz olmuştur. Fakat müslümanların azlığı ve açıktan namaz kılacak derecede güçlü olmamaları nedeniyle Mekke’de Cum’a kılmak mümkün olmamıştır. Ancak şartlar tahakkuk etmeden Cum’anın farz kılınması garip görünmektedir. Bu nedenle diğer âlimler, Mekke’de Cum’a için sadece izin verilmiş olabileceği kanaatindedirler. İbn Abbas’ın şu rivayeti de bu görüşü desteklemektedir : “Rasûlullah ( s.a.s.), hicret etmeden önce Cum’a namazının kılınması için izin verilmiştir. Fakat Mekke’de Cum’a kıldırmaya gücü olmadı. Onun için, daha önce Medine’deki müslümanlara İslâm’ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab İbn Umeyr’e mektup yazarak : “Yahudilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah’a iki rekat ( namaz) ile takarrub edin.” Bu emir üzerine Mus’ab, Medine’de ilk Cum’a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medine’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.” ( Suyütî, ed-Dürru’l-Mensûr, VI, 218, Dâre Kutnî’den naklen : İbn Sa’d, Tabakat, III, 118 ). Mus’ab ( r.a.)’ın Cum’a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, oniki idi.

İbn Hacer’in Cum’a namazının Mekke’de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını sayı azlığına bağlanmasının geçerli olabilmesi ihtimali uzaktır. Çünkü Cum’a namazının kılınabilmesi için kırk kişinin varlığı gerekecek olsa bile, bu sayıda müslüman o tarihlerde bir araya rahatlıkla gelebilirdi. Ancak Cum’a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmaları düşünülebilir. Kanaatimize göre bu, sıradan bir izin olarak da değerlendirilemez. Çünkü Yüce Allah’ın ve Rasûlü’nün izinleri bile emir gibi uyulması gerekli hükümlerdir. Özellikle bu konu ibadetlerle ilgili olursa emir durumu daha güçlüdür. Bu konuda cihada izin veren ( el-Hacc, 22/39) ayetini gözönünde bulundurabiliriz.

Diğer taraftan Cum’a namazının farziyetini bildiren ayet ( Cumâ, 62/9-11) bilindiği gibi Medine’de ve Hicret’ten sonraki yıllarda nazil olmuştur. Bu durum ise bizlere abdestin farziyeti ile ilgili ayetin nüzulünü hatırlatmaktadır. Namaz için abdest almak bilindiği gibi peygamberliğin ilk dönemlerinde farz kılındığı halde, ilgili âyet daha sonraları Medine’de nazil olmuştur. Demek oluyor ki bazı hükümler teşrî edilirken, ilgili olan âyet, daha sonra inmiş olabilir. Bu, hükmü pekiştirmek için olabildiği gibi, nüzül için gerektirici bir münasebete kadar bekletilmesi ve böylece daha etkileyici bir hal alması hikmetine de dayalı olabilir.

Cum’a’yı ilk kıldıranların Es’ad İbn Zürâre ile Mus’ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivâyetlerin arasını birleştirmek gerekirse; Mus’ab’ın, Medine’nin merkezinde ve Peygamber’in ( s.a.s.) emri üzerine Cum’a namazı kıldırdığı; Es’ad’ın ise Medine yakınında bir yerde ve Peygamber’in ( s.a.s.) emri gelmeden kıldırdığı söylenebilir. Hz. Peygamber ( s.a.s.)’in kıldırdığı ilk Cum’a namazı, Ranuna’ denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir. Hz. Peygamber ( s.a.s.) Medine’ye hicret buyurduğunda ilk olarak Kuba’da Amr İbn Avfoğullarına misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidi*nin temelini attı; sonra Cum’a günü Medine’ye gitmek için yola çıktı. Benu Sâlim yurduna gelince Cum’a namazı vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa Cum’a namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk Cum’a namazıdır. Cum’a’yı farz kılan âyet bundan önce nâzil olmuştur. Medine haricinde ilk Cum’a namazı kılınan yer de Bahreyn’de “Cevâsa” da Abdi Kays Mescidi’dir.

İslâm’da Cum’a gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum’a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre’den Allah Rasûlû’nün şöyle dediği nakledilmiştir : “Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bu Cum’a gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün yahudilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır. ” ( Buhârî, Cum’a, 1; Müslim, Cum’a hadis no : 856. Müslim’in lafzı az farklıdır).

Yine Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir : “Rasûlullah ( s.a.s.)’a Cum’a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir : “Babanız Âdem’in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum’a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur. ” ( Ahmed b. Hanbel, İstanbul 1981, II, 311)

“Her kim Cum’a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum’a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur’ân-ı dinlerler. ” ( Müslim, Cumua, 2, hadis no : 850)

Cum’a namazını terk edenler için de hadis-i şeriflerde şu tehditler varid olmuştur : “Birtakım insanlar ya Cum’a namazını terk etmeyi bırakırlar, yahutta Allah onların kalplerini mühürler artık gafillerden olurlar. ” ( Müslim, Cumua, 12, hadis no : 865)

“Her kim önemsemediği için üç Cum’a yı terk ederse, Allah onun kalbini mühürler. ” ( Ebû Davûd, Salât 210)

“Bir kimse Cum’a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum’a’dan o Cum’a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. ” ( Buhârî, Cumua, 6)

Cum’a namazının farziyyeti Kitab, Sünnet ve icmâ-i ümmet ile sabittir. Cum’a sûresinin dokuzuncu âyetinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur :

“Ey iman edenler, Cum’a günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmağa koşun; alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. “

İbn Mâce’de mevcut Hz. Câbir ( r.a.)’den rivâyet edilen şu hadis, Cum’a’nın farziyyetinin sünnetle delilidir :

“Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a tövbe ediniz. ( Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller işlemeye çalışınız. Allah’ı çokça zikretmek ve gizli ve açık olarak çokça sadaka vermek suretiyle sizin ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz. ( Böyle yaparsanız) hem rızıklanırsınız. hem de ( Allah tarafından) hatırınız hoş tutulur. Şunu biliniz ki : Yüce Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu ayımda ve şu yılımda sizlere Cum’a’yı farz kılmış bulunuyor. Ve bu kıyâmete kadar böylece devam edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra adaletli yahutta zâlim bir imamı bulunduğu halde, onu hafife alarak yahut ta inkâr ederek kim terkederse; Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir işini mübarek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir kimsenin ne namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne orucu ve ne de iyiliği Tâ ki tövbe edinceye kadar. Artık kim tövbe ederse, Allah, onun tövbesini kabul etsin. Şunu da biliniz ki : Hiç bir kadın bir erkeğe imam olmasın. ( Okuması düzgün olmayan bir bedevî) Arap, bir muhacirin önüne geçip imam olmasın. Fâcir bir kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir zorbanın kendisini zorlaması hali dışında da mü’min bir kimseye imam olmasın. ” ( İbn Mâce, Sünen, İstanbul 1401, I, 343, Hadis no : 1081).

Hz. Peygamber’in Benu Sâlim yurdunda kıldırdığı ilk Cum’a namazında cemaatin kırk veya yüz kişi olduğu söylenir. Bu mescide sonradan “Mescid-i Cum’a” adı verilmiştir. Cum’a âyetinin Mekke’de nâzil olduğu da ihtimal dahilindedir. Peygamber ( s.a.s.) Cum’a hutbesi için bir hurma kütüğü edinmiş, ensârdan bir kadının aynı zamanda marangoz olan kölesinin ılgın ağacından yaptığı üç ayaklı minber, mescide konuncaya kadar onun üzerinde Cum’a hutbelerini okumuştur. Yeni minber gelip de Peygamber ( s.a.s.) hutbe için üzerine çıkınca eski hurma kütüğünden deve iniltisi gibi bir ses çıkmış, Peygamber de inerek elini üzerine koyunca susmuştur. Bu hâdise Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak “Cizu’n-nahle” adıyla meşhur olmuştur.

Peygamber ( s.a.s.) camiye girince, cemaata selam verir; minbere çıkınca, onlara döner ve ikinci bir selamdan sonra otururdu. Bu oturuşa “Celsetu’l-istiraha” denir. Bilâl ezan okumağa başlar; bitirince, Peygamber ( s.a.s.) kalkarak hamd ve senâdan sonra, vaaz ve nasihatı muhtevî bir hutbe okurdu. Bir müddet oturduktan sonra tekrar kalkıp, ikinci hutbeyi de okur ve minberden inerdi. Kamet getirildikten sonra iki rek’at olarak Cum’a namazını kıldırırdı. Cum’a namazının ilk rek’atında ekseriyetle Cumu’a sûresini ve ikinci rek’atta da Münâfıkun sûresini yüksek sesle okurdu. Cemaat en fazla Cum’a namazında toplandığı için, Cumu’a sûresini okumakla, onlara cum’a’nın âdâb ve erkânını öğretmiş ve Münâfıkûn sûresini okumakla da, münâfıklardan sakınmaları lüzumunu ihtar etmiş oluyordu. Sonraları ilk rek’atta A’lâ ve ikincide de Câşiye sûrelerini okuduğu rivâyet edilmiştir.

Halife Hz. Ebû Bekir ve sonra Hz. Ömer ( r.a.) zamanında bu şekilde Cum’a namazı kılındı ise de; Halife Hz. Osman ( r.a.) zamanında şehrin nüfusunun arttığı ve halkın câmiden uzak yerlerde ikâmet ettiği gözönünde tutularak, namaz vaktinin geldiğini ilân için mescidin dışında bir ezan okutturulmağa başlandı. Bu ezan Zavra’da okunuyordu. Hz. Osman’ın okuttuğu bu ezan ( dış ezan) diğer memleketlerde de okunmağa başlandı. Kendisinden seksen sene sonra Hişam b. Abdu’l-Melik de bu dış ezanın hariçte, mesela Medine’nin Zavra’sı gibi şehrin ortasında okunacak yerde, camiin minaresinde okunmasını emretti.

Böylece kitap, sünnet ve icmai ümmet ile sabit olan Cum’a namazı gücü yeten ve şartları kendinde bulunan her mükellef müslümana farz-ı ayındır. İki rek’at olan Cum’a namazını herhangi bir sebepten kılamamış olanlar, öğle namazını dört rek’at olarak kılarlar. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl, büluğ, tahâret şartlarından başka Cum’a namazının farziyet ve edâsının şartları vardır.

Cum’a Namazının Farz Olmasının Şartları

Cum’a namazı; namaz, oruç, hac, zekât kelimeleri gibi, fıkıh usulü açısından “kapalı anlatım ( mücmel)” özelliği olan bir terimdir. Bu yüzden onun kılınış şekil ve şartları âyet, hadis ve sahabe açıklamalarına ihtiyaç gösterir. Çünkü Allah elçisi “Namazı benim kıldığım gibi kılınız” ( Buhârî, Ezan, 18; Edeb, 27) buyurmuştur.

Câbir b. Abdullah’ın naklettiği bir hadiste şartlar şöyle belirlenmişti :

“Allah’a ve âhiret gününe inananlara Cum’a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnadır” ( Ebû Dâvud, I, 644, H. No : 1067; Dârakutnî, II, 3; Bağavî, Şerhu’s-Sünne, I, 225) Bu istisnaların dışında kalan her müslüman erkek bu namazla yükümlü demektir. Buna göre şartlar şöyledir :

A) Erkek olmak : Cum’a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez ( es-Serahsî, II, 22, 23; İbn Abidin, Reddü’l-Muhtâr, I, 591, 851-852).

B) Hür olmak : Hürriyetten yoksun bulunan esir ve kölelerle, ceza evindeki hükümlülere, Cum’a günü öğle namazını kılmaları yeterlidir. Cum’a namazı farz değildir. Ancak anlaşmalı ( mükâteb) kölelerle, kısmen azad edilmiş kölelere farzdır. Kendisine Cum’a namazı farz olmayan köle esir veya mahkumlar her ne sûretle olursa olsun, Cum’a’yı kılmış olsalar, sahih olur.

C) Mukîm olmak : Yolcuya Cum’a namazı farz değildir. Çünkü o, yolda ve gittiği yerlerde genel olarak güçlüklerle karşılaşır. Eşyasını koyacak yer bulamaz veya yol arkadaşlarını kaybedebilir. Bu sebeple ona bazı kolaylıklar getirilmiştir.

D) Hasta olmamak veya bazı özürler bulunmamak : Namaza gidince hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimselere Cum’a farz olmaz. Yine, hasta bakıcı, aciz ihtiyar, gözü görmeyen, ayaksız, kötürüm ve müslümanlar Cum’a’yı kılarken onların güvenliğini sağlamakla görevli olan emniyet nöbetçisi gibi özrü bulunanlar, vakit bulunca öğle namazı kılmakla yetinirler. Ancak bu kimseler cemaatle Cum’a namazına katılırlarsa yeterli olur ( es-Serahsî, II, 22, 23; İbnü’l-Humam, Fethu’l-Kadir, I, 417)

Ayrıca, düşman korkusu, şiddetli yağmur ve çamur, ağır bir hastaya bakma gibi özürler de Cum’a namazını kılmamayı mübah kılan özürlerdir. Körün, elinden tutup camiye götürecek kimsesi olursa, Cum’a’yı kılması İmam Ebu Yusuf ve Muhammed’e göre farz olur. Üzerlerine Cum’a namazı kılması farı olmayan müslüman kimseler, Cum’a’yı kılmaya imkan bularak kılsalar, vaktin farzını eda etmiş olurlar, artık o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. Cum’a namazı kılmaları farz olmayan kimseler, bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınıyor ise, öğle namazını cemaatle değil, yalnız başlarına kılarlar. Bulundukları bölgede Cum’a namazı kılınmıyor ise, öğle namazlarını cemaatle kılabilirler.

Cum’a namazının sahih olması için gerekli şartlar ( edasının şartları)

Kılınan bir Cum’a namazının geçerli olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir :

A) Cum’a Kılınacak Yerin Şehir veya Şehir Hükmünde Olması

Bu şart, bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir : “Cum’a namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda eda edilir. İbn Hazm ( ö. 456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrezzak aynı hadisi Ebû Abdirrahman es-Sülemî aracılığı ile Hz. Ali’den rivâyet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.( Abdurrezzak, el-Musannef, III,167-168, H. No : 5175, 5177; İbn Ebi Şeybe bunu Abbad b. el-Avvâm’dan, benzerini Hasan el-Basrî, İbn Sîrîn ve İbrahim en-Nehâî’den nakletmiştir; İbnu’l-Hümam, a.g.e., I, 409).

Bu konuda rivâyet edilen nakillerde geçen “kalabalık şehir” sözü İslâm hukukçularınca şöyle tarif edilmiştir :

Ebû Hanife ( ö. 150/767)’ye göre valisi, hâkimi, sokak, çarşı ve mahalleleri olan yerleşim merkezleri “kalabalık şehir” niteliğindedir. Ebû Yusuf ( ö. 182/798 ), halkı en büyük mescide sığmayacak kadar kalabalık olan yerleri şehir sayarken İmam Muhammed ( ö. 189/805), yöneticilerin şehir olarak kabul ettikleri yerleri şehir kabul eder.

İmam Şâfiî ( ö. 204/819) ve Ahmed İbn Hanbel ( ö. 241/855) bu konuda nüfus sayısı kriterini getirir. Onlara göre, kırk adet akıllı, ergin, hür ve mukîm erkeğin yaz kış başka beldeye göç etmeksizin oturdukları yerleşim merkezleri şehir sayılır ve kendilerine Cum’a namazı farz olur ( es-Serahsî, a.g.e. II, 24, 25; el-Kâsânî, I, 259; el-Cezerî, Kitabü’l-Fıkh ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, Mısır ( t.y.) I, 378, 379; Abdurrahman el-Mavsılî, el-İhtiyâr, Kahire ( t.y.) I, 81).

İmam Mâlik ( ö. 179/795)’e göre, mescidi ve çarşısı olan her yerleşim merkezi şehir sayılır. Köy ve şehir kelimeleri eş anlamlıdır. Nüfuz az olsun çok olsun hüküm değişmez. Cum’a namazının küçük yerleşim merkezlerinde de kılınabileceğini söyleyenlerin dayandığı deliller şunlardır :

1) Ebû Hüreyre ( ö. 58/677), Bahreyn’de görevli iken Hz. Ömer’e Cum’a namazının durumunu sormuş, Hz. Ömer kendisine; “Nerede olursanız olunuz, Cum’a namazını kılınız” şeklinde cevap vermiştir.

2) Ömer b. Abdülazîz ( ö. 101/720), komutanı Adiy b. Adiy’e yazdığı mektupta, ( ahalisi) “çadırda yaşamayan herhangi bir köye gelince : orasının halkına Cum’a namazı kıldıracak bir görevli tayin et” demiştir.

3) İmam Mâlik, ashâb-ı kirâmın Mekke ile Medine arasında su başlarında Cum’a namazını kıldıklarını nakleder ve o yörelerde herhangi bir şehir bulunmadığını belirtir ( es-Serahsî, a.g.e., II, 23, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, III, 45, 46).

4) İbn Abbas, Medine’deki Peygamber mescidinden sonra ilk Cum’a namazının Bahreyn’de “Cuvâsâ” denilen bir köy ( karye) de kılındığını söylemiştir ( Buhârî, Cum’a, II, ( I. s. 215); Bağavî, a.g.e., IV, 218; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., I, 409)

Cum’a namazının büyük yerleşim merkezlerinde kılınacağı görüşünde olan İslâm hukukçuları yukarıdaki delilleri şöyle değerlendirmişlerdir :

1) Hz. Ömer’in sözü, ashâb-ı kirâm arasında çöllerde ve sahralarda Cum’a namazı kılınamayacağı bilindiği için, “hangi şehirde bulunursanız bulunun, Cum’a namazı kılın” şeklinde anlaşılmıştır.

2) Ömer b. Abdülaziz’in sözü, kişisel bir görüş olduğu için delil sayılmamıştır.

3) Kendilerinde Cum’a kılındığı bildirilen “Eyle”, Bahr-ı Kulzüm üzerinde önemli bir iskele, “Cuvasâ” da Bahreyn’de Abdulkays’a ait bir kaledir. Buraları “köy ( karye)” olsalar bile, devletçe tayin edilen yöneticileri ve zabıta kuvvetleri bulunduğu için şehir hükmünde sayılırlar ( Ahmed Naim, a.g.e., III, 46). İbn Abbas’ın sözünde, Cüvâsâ için, “köy” denilmesi, o devirlerde buranın “şehir” sayılmasına engel değildir. Çünkü onların dilinde karye kelimesi şehir anlamında da kullanılıyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu anlamda kullanılmıştır. Bu Kur’ân, iki köyden ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” ( Zuhruf, 43/31). Âyetteki “iki köy ( karye)” den maksat Mekke ile Tâif’dir. Diğer yandan Mekke şehrine “Ümmü’l-Kura ( köylerin anası)” adı verilmiştir ( Şürâ, 42/7). Mekke’nin şehir olduğunda şüphe yoktur. Cuvâsa da bir kale olduğuna göre : hâkimi, yöneticisi ve âlimi vardır. Bu yüzden es-Serahsî ( ö. 490/1097), Cuvâsâ için eş anlamlısı olan “şehir ( mısr)” kelimesini kullanır ( es-Serahsî, a.g.e, II, 23) Abdurrezzak, Hz. Ali’nin Basra, Kûfe, Medine, Bahreyn, Mısır, Şam, Cezire ve belki Yemen’le Yemâme’yi şehir ( mısr) kabul ettiğini belirtir ( Abdurrezzak, a.g.e., III, 167)

Ebû Bekir el-Cassâs ( ö. 370/980), “Eğer Cum’a, köylerde câiz olsaydı, şehir hakkında olduğu gibi, insanların ihtiyacı yüzünden, bu da tevatüren nakledilirdi” der ve Hasan’dan, Haccac’ın şehirlerde Cum’a’yı terkedip, köylerde ikâme ettiğini nakleder. ( el-Cassâs, Akhâmu’l-Kur’ân V, 237, 238 )

İbn Ömer ( ö. 74/693), “Şehire yakın olan yerler, şehir hükmündedir” derken, Enes b. Mâlik ( ö. 91/717), Irak’ta bulunduğu sırada Basra’ya dört fersah uzaklıktaki bir yerde ikâmet eder ve Cum’a namazına kimi zaman gelirken kimi zaman da gelmezdi. Bu durum onların Cum’a’yı yalnız şehir merkezlerinde câiz gördüklerine delâlet eder. ( el-Cassâs, aynı yer)

Uygulama örnekleri :

a) Allah elçisi hayatta bulunduğu sürece, Cum’a namazı yalnız Medine şehir merkezinde kılınmış ve çevrede bulunanlar da namaz için merkeze gelmişlerdir.

Hz. Âişe ( ö. 57/676)’den, şöyle dediği nakledilmiştir : “Müslümanlar Hz. Peygamber devrinde Medine’ye Cum’a namazı için yakın menzil ve avâlilerden nöbetleşe gelirlerdi” Menzil, Medine çevresindeki bağ-bahçe evi de mektir. Avâlî ise, Medine civarında, Necid tarafında, Medine’ye yaklaşık 2-8 mil uzaklıktaki küçük yerleşim merkezleridir. Ashâb-ı Kirâm bu yerlerden nöbetleşe Cum’a namazına geldiklerine göre kendilerine Cum’a namazı farz değildi. Aksi halde kendi yörelerinde Cum’a namazını cemaatle kılmaları veya hepsinin Medine’ye gelmesi gerekirdi. Diğer yandan Allah elçisinin Kubalılar’a, Medine’de Cum’a namazında hazır bulunmalarını emrettiği nakledilir. Kuba, o devirde Medine’ye iki mil uzaklıktadır.

b) Hulefâ-i râşidîn döneminde bir takım ülkeler fethedilince, Cum’a’lar yalnız şehir merkezlerinde kılınmıştır. Bu uygulama, onların “şehir ( büyük yerleşim merkezi)” olmayı Cum’a’nın sıhhat şartı saydıklarını gösterir. Öğle namazı farz olduğu için, onun Cum’a namazı sebebiyle terkedilmesi kesin bir nass ( âyet-hadis) ile mümkün olabilir. Kesin nass ise, Cum’a’nın şehir merkezlerinde kılınması şeklinde gelmiştir. Cum’a İslâmî prensip ve emirin en büyüklerindendir. Bu da en iyi, şehirlerde gerçekleşir. ( es-Serahsî, a.g.e., II, 23; el-Kâsânî, a.g.e., l, 259; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., II, 51)

Kaynaklarda verilen bu bilgiler ışığında konuyu aşağıdaki şekilde netleştirmek mümkündür.

a) Şehir ve kasabalar :

Valisi, müftüsü, İslâmî hükümleri icra edecek ve hadleri infâz edecek güce sahip hâkimi ( kadı) ile güvenliği sağlayacak zabıtası bulunan her yerleşim merkezi “şehir”dir. Sonraki İslâm hukukçularının eserlerinde” yolları, köyleri, çarşı ve pazarları bulunma” özelliği üzerinde durulmamıştır. Çünkü bir şehir veya kasabada bu özellikler zaten vardır. Böyle bir kasabanın gerek mescidinde ve gerekse “musallâ ( namazgâh)” denen yerlerinde Cum’a namazı kılınabilir. Bunda görüş birliği vardır ( İbn Âbidin, a.g.e., I, 546, 547 vd.) Bu tarife göre, vilâyet ve kaza merkezleri şehir sayılır. Bunların durumu, şehir olduklarında şüphe bulunmayan Mekke ile Medine’nin durumuna benzer.

b) Şehir hükmünde olan yerler :

En büyük mescidi, Cum’a namazı ile yükümlü olanları almayacak kadar kalabalık olan yerleşim merkezleri de “şehir” hükmündedir. Bu, Ebû Yûsuf’un şehir tarifine uygundur. Sonraki İslâm hukukçularının çoğu, bu görüşü izlemişlerdir. Bu yerler resmi bir görevli bulununca, İmam Muhammed’in şehir tarifine de uygun düşer ( es-Serahsî, a.g.e., II, 23, 24; el-Kâsânî, a.g.e., 259, 260; el-Mavsılî, a.g.e., I, 81; el-Cezirî, a.g.e., I, 378, 379). Bu ölçüye göre, nâhiye merkezleri ile pek çok büyük köyler de şehir hükmünde olur.

B) Devletin İzninin Bulunması

Cum’a namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek, konuyu değerlendirmeye çalışacağız.

1) Hanefilerin görüşü :

Hanefi hukukçularına göre, Cum’a namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdullah ve İbn Ömer’den nakledilen ve yukarıda da daha uzun bir şekilde kaydettiğimiz şu hadistir : “Kim Cum’a namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli ve câir ( zâlim) bir imamı ( önderi varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin” ( İbn Mâce, İkâme, 78 ) İbn Mâce bu hadisin senedinde bulunan Ali b. Zeyd ve Abdullah b. Muhammed el-Adevî sebebiyle isnâdı zayıf sayar. Heysemî, hadisin benzerini naklettikten sonra şöyle der : Bu hadisi Taberanî, el-Evsat’ında nakletmiştir. Oradaki senedde Musa b. Atıyye el-Bâhilî vardır. O’nun biyografisini bulamadım. Geri kalan râviler güvenilir. ( Mecmau’z-Zevâid, II, 169, 170) Bu hadiste, Cum’a’nın farzolması için adaletli veya adaletsiz bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Cum’a namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cum’a kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, Cum’a’dan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da Cum’a’nın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.

Ancak yöneticiler Cum’a’ya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak Cum’a namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder : Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da Cum’a namazını kıldırmıştır. ( el-Kâsânî, a.g.e., I, 261; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, I,146; İbn Âbidin, a.g.e., I, 540) Bilmen, bunun dâru’l-harpte mümkün ve câiz olduğunu belirtir ( Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 162)

Devlet başkanı veya valilerin bizzat Cum’a namazı kıldırmaları gerekli midir?. İbnü’l-Münzir şöyle der : “Öteden beri Cum’a namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar” ( Ahmed Naîm Tecrid-i Sarih Tercümesi, III, s. 48 )

Burada şunu belirtelim ki, yukarıda kaydettiğimiz hadisten imam ya da müslümanların halifesi yoksa, Cum’a namazı kılınamaz, diye bir hüküm çıkarmak mümkün değildir. Bu hadisin ilgili bölümlerinin anlattığı, “ister adil, isterse de zâlim olsun bir imamın varlığına rağmen” Cum’a terk edilecek olursa, belirtilen tehditlerle karşı karşıya kalınacağından ibarettir. Çünkü hadis, “imam yoksa Cum’a namazı kılamazsınız” demiyor, olduğu halde kılınmazsa, son derece tehlikeli tehditlerde bulunuyor. İmamın yokluğu halinde kılınmayacak olursa o takdirde bu hadisten, olsa olsa tehditlerin daha hafif olacağı sonucuna varılabilir. O da en müsamahalı bir istidlâl olur.

İçtihada dayalı olarak ileri sürülmüş gerekçelerin dışında, Cum’a namazının kılınması için şart kabul edilen ve eda şartları arasında sayılan imamın varlığı şartının nakli bir delili yoktur. Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Dolayısıyla terki halinde terettüp edeceği bildirilen bir takım tehditlere maruz kalmamak için, en azından ihtiyaten böyle bir şartı öngörmeyen diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir. Diğer taraftan kaynaklarda hadis diye belirtilen : “Dört şey vardır ki, veliyyul emirlere aittir : Cihad’tan elde edilen ganimetlerin paylaştırılması zekât’ın toplanması, hudut ( şer’i cezaların tatbiki) ve Cum’a’ları kıldırmak.” ifadeleri ise hadis değildir. Fethu’l-Kadir’de ( II, 412) bunun İmam Hasan el-Basrî’ye ait bir söz olduğu belirtilmiştir. Son asır alimlerinden Seyyid Sâbık da “Fıkhu’s-Sünne” adlı esrinde ( 1, 306) bunun aynı şekilde Hasan’ü’l Basrî’ye ait bir söz olduğunu kaydetmektedir. O halde böyle bir şartın öngörülmesi için dayanak teşkil edebilecek nakli bir detil elde mevcut değildir. Bu konuda ileri sürülen bu şartın sebebi, yalnızca karışıklık çıkma ihtimaline dayalı bulunmaktadır.

Veliyyü’l-Emr yoksa

Veliyyü’l-Emr ve izn-i sultânî diye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, müslümanların başında en azından zâlim de olsa- bir yöneticinin bulunması zorunludur. Başa geçmiş bulunan yöneticinin, İslâm’ı kabul etmesi ise onun, müslümanların veliyyü’l-emr’i olarak görülmesinin asgarî şartıdır.

Şunu da belirtelim ki, bu durumu şu anda bir vakıa olarak yaşıyan bizleri, İslâm fakihleri de düşünmüş ve böyle bir durum halinde müslümanların ne şekilde davranabileceklerini, daha doğrusu davranması gerektiğini belirtmişlerdir. Şimdi bu konuda onların neler söylediklerine kısaca bir göz atalım :

Bu konuda İbn Nüceym der ki :

“Şayet hiç bir şekilde kadı veya ölmüş olan halifenin ( yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir kişinin ( Cumu’a namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek olsalar, zaruret dolayısıyla caizdir.” ( İbn Nuceym, el-Bahrü’r-Râik, II, I55).

Buradaki : “zaruret dolayısıyla caizdir” ifadesi üzerinde kısaca duralım : Anlaşılıyor ki, Cum’a namazı, herhangi bir şartının eksik olması dolayısıyla terk edilmesi tavsiye edilen bir durum değildir. Aksine bu gibi durumlarda -bu şartların gerçekleşme imkânı bulunmadığından- zaruret hükümleri ile amel etmek söz konusudur. Buna göre her halükarda cuma namzı kılmak gerekir. Eğer bazı şartlar eksik olursa kılınmasa da dememiş. Nüceym gibi eşsiz fıkıh çalışmaları olan bir âlim : “Zaruret dolayısıyla caizdir” gibi bir ifade kullanmaz, “Cum’a namazı sâkıt olur” demesi gerekirdi.

Cuma namazı kaç rekattır? Efendimiz genelde cuma namazını kaç rekat kılmıştır?


Cuma namazının farzı iki rekattır. Cumanın farz olan bu iki rek`atından ayrı olarak, dördü farzdan önce, dördü de farzdan sonra olmak üzere, sekiz rek`at da sünneti vardır. Vakit girdikten sonra, önce cumanın dört rek`atlı ilk sünneti kılınır. Ondan sonra camiin içinde iç ezan okunur. Ezandan sonra hatib minbere çıkar ve hutbe okur. Hutbe bittikten sonra, mihraba geçerek imam olur ve cemaatle iki rek`at cuma namazı kılınır. Bu iki rek`at farzdan sonra, cemaat dört rek`at da cumanın son sünnetini kılarlar. Böylece cuma namazı tamamlanmış olur.

Bundan sonra biri dört, diğeri iki rek`at olarak kılınan iki namaz daha vardır ki, bunlar cuma ile ilgili değildir. Dört rek`atlı olan cumanın ilk sünneti gibi kılınır. İstenirse, son iki rek`atta sûre okunmadan da kılınabilir ( öğlenin farzı gibi). Kılınan bu namazın ismi, Zuhr-i âhirdir. Niyet şöyle yapılır : “Niyet ettim vaktine yetişip de henüz üzerimden sâkıt olmayan son öğle namazına.” Bu namaz şayet cuma namazının sahih olmama durumu olursa, o günün öğle namazı yerine geçmesi için fakîhler tarafından düşünülmüş bir tedbirdir. Şayet cuma namazı sahih olmuşsa, bu namaz kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer. Kaza borcu olmayan için ise, nafile namaz hükmünü alır. Zaten cumanın sünneti gibi kılınmasının efdal olması da bu sebebdendir. Zuhr-i âhirden sonra da, iki rek`at vaktin sünneti diye bir namaz kılınır. Bu iki rek`at, sabah namazının kazâsı olarak da kılınabilir.

Nafile Namazlar Nelerdir? Nasıl Kılınırlar?

Nafile Namazlar Nelerdir?
Teheccüd Namazı (Gece Namazı)
İşrak Namazı
Duhâ (Kuşluk) Namazı
Evvabin Namazı
Abdest Şükür Namazı
Tahiyyetü’l Mescid Namazı
Yolculuk Namazı
Küsüf Ve Husuf Namazı
Şükür Namazı
Tesbih Namazı
İstihâre Namazı
Tevbe Namazı
Hâcet Namazı
Zelzele Namazı

Teheccüd Namazı (Gece Namazı)
Teheccüd, Gecenin Üçte İkisi Geçtikten Sonra, İmsak Vakti Girinceye Kadar Kılınan Nafile Bir Namazdır. En Azı İki Rekat, En Çoğu On İki, OrtasıSort Bridesmaid dresses Black bridesmaid dresses İse Sekiz Rekattır. İki Rekatta Bir Selam Verilecek İse Biliniyorsa Sabah Namazının Sünneti Gibi, 4 Rekatta Bir Selam Verilecekse Biliniyorsa Yatsı Namazının Sünneti Gibi Kılınır. Eğer 2 Den Fazla Rekat Kılmak İstiyorsanız Bu İki Rekatı Aynı Şekilde Tekrarlayarak Gerçekleştirebilirsiniz.
Rekatta
Sübhâneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur . Meselâ İnnâa’taynâ… Okunur
2. Rekatta
Fâtiha Sûresi
Zamm-I Sure Okunur. Meselâ, İnnâa’taynâ Okunur

2- İşrak Namazı

Güneş Doğduktan 45-50 Dakika Sonra Kılınan Bir Namazdır. İki Rekattır
Normal Vakit Namazı Kılar Gibi Fatiha’dan Sonra Zammı Sure Okunup Kılınır.
Rekatta
Sübhâneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur . Meselâ İnnâa’taynâ… Okunur
2. Rekatta
Fâtiha Sûresi
Zamm-I Sure Okunur. Meselâ, İnnâa’taynâ Okunur


3- Duha Namazı (Kuşluk Namazı)

Duha Namazının Faziletli Olduğu An Güneş Doğduktan İki Saat Sonrasıdır. İki Rekattan On Rekata Kadar Kılınır.
İki Rekatta Bir Selam Verilerek Kılınması Daha Faziletlidir. İki Rekatta Bir Selam Verilerek Kılınırsa Sabah Namazının Sünneti Gibi Kılınır. Dört Rekatta Bir Selam Verilerek Kılınırsa İkindi Namazının Sünneti Gibi Kılınır.
Rekatta
Sübhâneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur . Meselâ İnnâa’taynâ… Okunur
2. Rekatta
Fâtiha Sûresi
Zamm-I Sure Okunur. Meselâ, İnnâa’taynâ Okunur

4- Evvabin Namazı

Akşam Namazının Sünnetinden Hemen Sonra, İki Rekattan Altı Rekata Kadar Kılınır.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur

5- Abdest Şükür Namazı

Abdest Veya Gusül Alındıktan Sonra Vakit Müsaitse, Yaşlık Kuruyacak Kadar Bir Zaman Geçmeden İki Rekat Namaz Kılınması Menduptur.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur

6- Tahiyyetü’l Mescid Namazı

Tahiyye Selam Vermek Demektir. Tahiyyetü’l Mescid, Mescidi Yani Camiyi Selamlamak Demektir. Tahiyyetü’l Mescid Namazı, Mescide Girildiğinde Daha Oturmadan Kılınmalıdır. Faziletli Olan Budur.
İki Rekattır
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur


7- Yolculuk Namazı

Sefere Çıkan Kimseye, Abdest Alıp İki Rekat Namaz Kılmak Menduptur.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur

8- Küsuf Ve Husuf Namazı

Güneş Ve Ay Tutulması Namazı Sünnettir. Güneş Açılıncaya Kadar Dua İle Meşgul Olunur. İmam’ın Güneş Tutulması Namazını Cemaatla Kıldırmasında Bir Mahzur Yoktur. Ay Tutulma Namazı İse Cemaatsiz Kılınır.
İki Rekattır
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur

9- Şükür Namazı

Allâh Teâlâ’nın İhsân Etmiş Olduğu Sayısız Nimetlere Şükretmek Bütün İnsanların Yerine Getirmesi Gereken Bir Borçtur. Şükür, Verilen Nimeti Arttırır. Peygamber Efendimiz –Sallallâhu Aleyhi Ve Selem- Sevindiğinde Veya Sevindirici Bir Haber Aldığı Zaman Allâh’a Şükretmek İçin Secdeye Kapanır Ve Namaz Kılardı.
İki Rekattır
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur

Tesbih Namazı

Günahların Afvına Vesîle Olan Tesbih Namazı 4 Rekattır. Bu Namazı Kılabilmek İçin Tesbihi Ezbere Bilmek Gerekir.
Her Rekatında 75 Kere “Sühbhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber Ve Lâ Havle Ve Lâ Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Denilir.
Bu Namaz Gündüz Kılınırsa 4 Rekatta Bir Selam Verilir. Gece Kılınırsa 2 Rekatta Bir Selam Verilir. Tesbih Namazında Her Rekatta Okunan Teşbih Adedi 75 Dir. Dört Rekatta 300 Tesbih Okunmuş Olur.
Rekatta
Sübhaneke Okunur
Ardından 14 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onbeşincisinde) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 15 Tesbihi Tamamlarız.
Fatiha Suresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur. Mesela , İnnâa’taynâ..
Ardından 9 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onuncusunda) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 10 Tesbihi Tamamlarız.
2. Rekatta
14 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onbeşincisinde) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 15 Tesbihi Tamamlarız
Fatiha Suresi Ve Ardından Zamm-I Sure Okunur.
Ardından 9 Defa “Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllallâhü Vallâhü Ekber” Dedikten Sonra Sonuncusunda (Onuncusunda) Sübhânallâhi Vel-Hamdü Lillâhi Ve Lâ İlâhe İllalllâhü Ekber Ve Lâ Havle Kuvvete İllâ Billâhil-Aliyyil-Azıym” Diyerek 10 Tesbihi Tamamlarız.
Aynı Şekilde İki Rekat Daha Kılınarak 4 Rekata Tamamlanır.

İstihare Namazı

Bir Şeyin Kendisi Hakkında Hayırlı Olup Olmadığına Dair, Manevi Bir İşarete Kavuşmak İçin Kılınan Bir Namazdır. Namazdan Sonra İstiare Duası Okunur.
(Allâhumme İnnî Estehîruke Bi-İlmike Ve Estakdiruke Bikudratike Ve Es’eluke Min Fadlike’l-Azîm. Feinneke Takdiru Velâ Ekdiru Ve Ta’lemu Vela Â’lemu Ve Ente Allâmu’l-Ğuyûb. Allâhumme İn Kunte Ta’lemu Enne Haza’l, Emre Hayrun Lî Fî Dînî Ve Meâşî Ve Âkibeti Emrî Âcili Emrî Ve Âcilihi Fakdirhu Lî Ve Yessirhu Lî Summe Bârik L”İ Fîh. Ve İn Kunte Tâ’lemu Enne Hâza’l-Emre Şerrun Lî Fî Dînî Ve Meâşî Ve Âkibeti Emri Âcili Emrî Ve Acilihî Fasrifhu Annî Vasrifnî Anhu Va’kir Liyelhayra Haysu Kâne Sume Ardinî Bih.)
İki Rekattır
İlk Rekatta Fatiha Suresi Ve Kâfirun Suresi Okunur
İkinci Rekatta Sadece Fatiha Suresi Ve İhlas Suresi Okunur.
Oturuşta İse Diğer Namazlarda Olduğu Gibi Ettehiyyâtü, Allâhümme Salli, Allâhümme Barik, Rabbenâ Duaları, Rabbenââtina Ve Rabenâgfirli Okunur.
Ardından İstihare Duası Yapılır. Tesbih İsteğe Bağlıdır

Tevbe Namazı

Allâh’a Karşı Bir Gaflet Eseri Olarak Veya Nefse Uyarak Günah İşlendiğinde Onun Kefareti Olarak Büyük Bir Nedâmet İçerisinde O’na Teveccüh Etmek Gerekmektedir
Tevbe Namazı İki Rekattır.
Rekatta Sübhâneke Okunur
Fâtiha Suresi Okunur.
Zamm-I Sure Okunur
2. Rekatta Fâtiha Sûresi Okunur
Zamm-I Sure Okunur

Hacet Namazı

Hacet Namazının Perşembeyi Cumaya Bağlayan Gecelerde Veya Kandil Gecelerinde Kılınması Asıldır. Ama Bütün Gecelerde Kılınabilir.
4 Rekattır
Rekatta
Subhaneke Okunur
Fatiha Suresi Okunur
3 Âyetel Kürsî Okunur
2. Rekatta
Fatiha Suresi Okunur
İhlas Suresi Okunur
Felak Ve Nas Sureleri Okunur
Rekatın Sonunda Ettehiyyâtü Okunur
3. Rekatta
Fatiha Suresi Okunur
İhlas Suresi Okunur
Felak Ve Nas Sureleri Okunur
4. Rekatta
Fatiha Suresi Okunur
İhlas Suresi Okunur
Felak Ve Nas Sureleri Okunur

Zelzele Namazı

Hicretin Beşinci Yılında Medine’de Zelzele Olmuştu. Peygamber Efendimiz (S.A.S.): “Rabbiniz Sizi, Hoşnut Olacağı Duruma Döndürmek İstiyor. Öyle Olunca Siz De Onun Hoşnutluğunu Dileyiniz!” Buyurdu.
İbn-İ Abbas (R.A.) Zelzele Dolayısıyla Altı Rükû Ve Dört Secde İle Namaz Kıldırdığı, Rivâyet Edilmektedir.

Namazda En Çok Yapılan 24 Yanlış

1. İkamet Okunduktan Sonra Nafile Namaz Kılmak
Ebu Hureyre! (r.a)’tan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Namaza kamet getirildiği zaman farz namazdan başka bir namaz yok­tur.”

| Ebu Dâvud, Salatu’t-Tatavvu’ 5, 1266; Tirmizî, Salat 312, 421; Nesâî, İmame 60; İbn Mâce, İkametu’s-Salat 103, 1151.

2. Namaz Esnasında Bakışları Kaldırmak

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bazı kimselere ne oluyor ki, namazlarında gözlerini semaya dikiyorlar?” Sonra sözünü daha da şiddetlendirdi ve:

“Ya bundan vaz geçerler, ya da gözlerinin nuru alınır da kör olurlar” buyurdu.

| Buhârî, Ezân 92. Ayrıca bk. Müslim, Salât 117; Ebû Dâvûd, Salât 163; Nesâî, Sehv 9; İbni Mâce, İkâme 67.

3. Tekbir Getirirken Elleri Kaldırmamak

İbn Ömer (r.a.)’dan yapılan rivayette, demiştir ki:

“Peygam­ber (a.s.) Efendimiz namaza kalktığı zaman ellerini omuz seviye­sini buluncaya kadar kaldırdıktan sonra tekbîr getirirdi…”

| Burahî, Muslîm

Abdulcebbar b. Vail (r.a), babasından naklederek, babası Vail,

“Rasûlullah (s.a.v)’i namaza başlarken ellerinin baş parmaklarını kulak memelerinin hizasına kadar kaldırdığını gördüğünü söyledi.”

| Dârimi, Salat: 31; Ebû Davud, Salat: 116

4. Namazda Sağa Sola Bakmak

Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e namazda başı sağa sola çevirmenin hükmünü sordum.

Peygamberimiz: “Bu, kulun namazından bir miktarını şeytanın kapıp aşırmasıdır” buyurdu.

| Buhârî, Ezân 93, Bed’ü’l-halk 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 161; Tirmizî, Cum’a 59; Nesâî, Sehv 10

5. Namazda Ellerini Bağlamadan Durmak

Sehl b. Saad (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:

“İnsanlar sağ ellerini namaz kılarken sol kolları üzerine koymakla emrolunurlardı.”

| Buharî

6. Namazları Hızlıca Kılıp Rükunların Hakkını Vermemek

“İnsanların hırsızlıkta en ileri olanı, kendi nama­zından çalan kimsedir.”

“Ey Al­lah’ın Resulü, kişi namazından nasıl hırsızlık ya­par?” denildi. Resulullah,

“Rukûunu ve secdesini tam yapmaz. Bu namazdan çalmaktır. İnsanların en cimrisi de selâm (verip alma) da cimri davranandır.” buyurdu.

| Müsned-i Ahmed b. Hanbel, III/70).

7. Secdede Ayakları Kaldırmak

Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”

| Buharî, Ezan, 133-134

8. Secdede Burnu Yere Değdirmekten Kaçınmak

Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”

| Buharî, Ezan, 133-134

9. İmam İle Yarışmak veya Onunla Hareket Etmek

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz, imamdan önce başını (rükû veya secdeden) kaldırdığı zaman, başını Allah Teâlâ’nın merkep başına veya suretini merkep suretine çevirmesinden korkmuyor mu?”

| Buhârî, Ezân 53; Müslim, Salât 114-116. Ayrıca bk. Tirmizî, Cum’a 56; Ebû Dâvûd, Salât 75; Nesâî, İmâmet 38; İbni Mâce, İkâme 41

10. Secdede Kolları Yere Yapıştırmak

Rasûlüllah (asv) buyuruyor:

“Sizden biriniz secde ettiği vakit ellerini köpeğin döşediği gibi döşemesin, uyluklarını bitiştirsin.”

| Ebu Davud, II, 48

11. Cemaate Yetişmek İçin Camiye Koşmak

Namaza geleceğiniz zaman yürüyerek (normal adımlarla) gelin. Sekinet ve vakarı elden bırakmayın. Yetiştiğiniz kadarını (imamla) kılar, kaçırdığınızı tamamlarsınız.

| Buharî, Ezan: 21- Müslim, Mesâcid: 154

12. Sütre (engel) Koymadan Namaz Kılmak

Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Sizden biriniz namaz kıldığı zaman önüne bir şey koysun, hiç bir şey bulamazsa bir sopa diksin, sopa da yoksa, önüne bir çizgi çizsin, bundan sonra önünden ne geçerse geçsin ona-zarar vermez.

| İbn Mâce, ikâme 36; Ahmed b. Hanbel, II, 249, 255, 266. Sünen-i Ebu Davud

13. Sonradan Cemaate Yetişen Brinin İmamın Ayağa Kalkmasını Beklemesi

Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Siz mescide geldiğinizde (cemaatle namaza başlanmış ise), imam (kıyam, rüku, secde, kuud) hangi hal üzere olursa olsun hemen uyun ve yapmakta olduğunu yapın.

| Tirmizî

14. Rükundan Sonra Tam Doğrulmamak

Namazı nasıl kılacağını soran birine Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“…sonra rükû’a var, vü­cudun tam istikrar buluncaya kadar bekledikten sonra başını kaldır ve ayakta tam doğruluncaya kadar dur…”

| Etaü Dâvud – Buharî 15. Tirmizî/ salât; 110, isti’zan; 4. Nesâî/istif-tah;7, tatbiyk 15, sehv 67. İbn
Mâce:72

15. Rüku’da Yeterince Eğilmemek

Hz. Aişe’den gelen bir rivayete göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Rükû’a vardığında başını ne kal­dırır, ne de eğerdi, bu ikisi arasında bir ölçüde tutardı. Rükû’dan ba­şını kaldırdığında, iyice doğrulup ayakta durmadıkça secde yap-mazdı. Secdeden başını kaldırınca, iyice oturmadan ikinci secdeyi yapmazdı.

| Ebû Dâvud/salât: 122.İbn Mâce/ikamet: 4, Ahmed, 6/31, 171, 194, 281

16. Namazda Elbiseyi Toplamak/Kolları Sıvamak

Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”

| Buharî, Ezan, 133-134

17. Omuzları Örtmeyen Giysi İle Namaz Kılmak

Ebû Hureyre (r.a) şöyle demiştir: Peygamber (s.a.s):

“Hiç­biriniz üzerinde bir tek kumaş varken onun bir mikdârım boynunun kökü ile omuz başları arasına dolamaksızın namaz kılmasın ” buyur­du.

| Yânî, bu takdîrde musallî nasıl yapar. Kumaş dar olduğu zaman, kumaşı bele bağlayıp izâr edinmesi ve yukarıdan Örtünmemesi lâzım gelir. Çünkü o dar ku­maşı yukarıdan Örtünmek, avret yerinin açılmasına sebebdir.

| Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/457.

18. Resim/Fotoğraf Gibi Görüntülerin Olduğu Yerde Namaz Kılmak

Âişe onunla odasının bir tarafını örtmüştü. Peygamber (s.a.v) ona: “Şu kırâmım karşımızdan gi­der. Zîrâ onun tasvirleri, namazımda bana görünüp duruyor” buyurdu.

| Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/470-471

19. Namaz Kılanın Önünden Geçmek

Ebû Cuheym de şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Namaz kılanın önünden geçen kimse, üzerine ne kadar günâh aldığını bilseydi, onun önünden geçmektense kırk (zaman ye­rinde) durmayı daha hayırlı bulurdu”.

| Râvî Mâlik ibn Enes dedi ki: Râvî Ebu’n-Nadr: Kırk gün mü, yâhud ay mı, yâhud yıl mı dedi bilemiyorum, dedi.

20. Saflar Arası Boşluk Bırakmak

Câbir İbni Semüre radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkıp yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:

– “Meleklerin Rableri huzurunda saf bağlayıp durdukları gibi saf bağlasanız ya!”

Bunun üzerine biz:

– Yâ Resûlallah! Melekler Rablerinin huzurunda nasıl saf bağlayıp dururlar? diye sorduk. Şöyle buyurdu:

– “Onlar öndeki safları tamamlayıp birbirine perçinlenmiş gibi bitişik dururlar.”

| Müslim, Salât 119. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 93; Nesâî, İmâmet 28; İbni Mâce, İkâmet 50

21. Secdede Ayakları Kaldırmak

Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”

| Buharî, Ezan, 133-134

22. Secdede Elleri Kaldırmak

Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti.- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın kenarları (parmak uçları) dır. Bir de elbise ve saçlarımızı toplamamakla (emrolunduk).”

| Buharî, Ezan, 133-134

23. Namazda Safları Düzgün Tutmamak

Nu’man b. Beşîr (R.A.)’den yapılan rivayette, Resûlüllah (A.S.) Efendimizin şöyle buyurduğunu haber vermiştir-. «Ya saflarınızı iyi­ce düzeltirsiniz, yoksa yüzleriniz arasında Allah’a muhalefet eder­siniz!.

| Buharı/ezan: 71. Müslim/salak 127, 128. Ebû Davud/salat 93. Tirraizı/me-vakiyt: 53. İbn Mâce/ikameti 50. Ahmed; 4/271, 272, 277

24. İki Ayağı Yayarak Oturmak

“..Resûlüllah (s.a.s) Efendimiz iki secdeden sonra oturunca sol ayağını yere yatırıp üzerine oturur, sağ ayağım ise dik tutardı…”

 

Namazda Okunan Tesbih ve Duaların Anlamları

Sübhanallah : Allah bütün noksanlıklardan uzaktır

Elhamdülillah : Hamd ( Övgü ) Allahadır

Allahuekber : Allah en büyüktür.

Semi’allahu limen hamideh : Allah kendine hamd edeni işitir

Rabbena lekelhamd : Rabbimiz, hamd sanadır.

Sübhanerabbiyelazim : Büyük olan rabbim her türlü kusurdan uzaktır.

Sübhanerabbbiyel a’la : Yüce olan rabbim her türlü kusurdan uzaktır.


Esselamu aleykum ve rahmetullah: Allah’ın selamı üzerinize olsun.


Allahumme ente’s-selamu ve minke’s-selam tebarek-te ya-zel celali vel ikram:
Allah’ım! sen kurtuluş merciisin.Esenlik ve güvenlik sendedir.Ey azamet ve kerem sahibi Allah’ım! Senin şanın çok yücedir.


Ala resulina Muhammedin salavat: Peygamberimiz H.Z Muhammet (s.a.s) e salavat getirin.


Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed: Yarabbi Muhammed aleyhisselam ve aline salat ve selam olsun.


Subhanallahi ve’l-hamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyul azim: Allah eksik sıfatlardan beridir.Hamd Allah’ındır.Allah’tan başka ilah
yoktur ve Allah en büyüktür.Allah’tan başkasında güç kudret yoktur.

Lailahe illallahu vahdehu-la şerikeleh lehül mülkü velehüd hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir:
Eşsiz olan ve oratgı olmayan Allah’tan başka ilah yoktur.Hükümdarlık onundur, hamd onadır ve o her şeye güç yetirendir.


Sübhane Rabbiye’l-aliyyi’l-a’le’l-vehhab : Çok bahşedenlerin en yücesi olan rabbim!Sen noksan sıfatlardan münezzehsin.


Namazda okunan dualar

Sübhaneke

Sübhanekellahümme Ve bihamdik Ve tebara kesmük Ve teala ceddük (Ve celle senaük * ) Ve lailahe ğayrük.

Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur.

Namazlarda ayakta iken okunur.

Okunduğu yerler: Her namazın ilk rek’atinde, iftitah tekbirinden sonra. İkindi namazının sünnetinde, üçüncü rek’ate kalkınca Fatiha’dan önce. Yatsı namazının ilk sünnetinde, üçüncü rek’ate kalkınca, Fatiha’dan önce. Teravih namazı dört rek’atte bir selam verilerek kılınıyorsa, üçüncü rek’ate kalkıldığı zaman, Fatiha’dan önce. Cenaze namazında, birinci tekbirden sonra.

* Ve celle senaaük yalnızca cenaze namazlarında kullanılır.

Ettehiyyatü

Ettehıyyatü lillahi vessalevatü vettayibatü esselamüaleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berakatühü esselamü aleyna ve ala ıbadillahis salihin Eşhedü ella ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasulüh.

Her türlü kavli, bedeni ve mali ibadetler Allah’a mahsustur. Ey şanı yüce Peygamber, selam ve Allah’ın rahmetiyle bereketleri senin üzerine olsun ve selam bizlere ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun. Ben şehadet ederim ve yakinen bilirim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Ve şehadet ederim ki Hazret-i Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.

Okunduğu yerler: Namazların her oturuşunda okunur.

Allahumme Salli

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin kema salleyte ala ibrahime ve ala ali ibrahime inneke hamidün mecid.

Allah’ım Hz.Muhammed ve aline, Hz.İbrahim’e ve aline rahmet ettiğin gibi rahmet eyle

Allahumme Barik

Allahümme barik ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin kema barekte ala ibrahime ve ala ali ibrahime inneke hamiydün mecid

Allah’ım Hz.Muhammed ve aline, Hz.İbrahim’e ve aline mübarek kıldığın gibi mübarek kıl.

Okundukları yerler: Bütün namazların son oturuşlarında Ettehıyyatü’den sonra. İkindi namazının sünneti ile yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Ettehıyyatü’den sonra. Cenaze namazında ikinci tekbirden sonra.

Rabbena Atina

Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil ahirati haseneten ve kına azabennar

Ey Rabbimiz, bize dünyada ve ahirette iyi hal ver ve bizi o ateş azabından koru.

Rabbenağfirli

Rabbenağfirli ve liva lideyye ve lil mü’minine yevme yekumül hisab

Ey Rabbimiz, hesab günü geldiği zaman bizi mağfiret et. Anne ve babamı ve müninleri de mağfiret et.

Okundukları yerler: Namazlardaki oturuşlarda Allahümme salli ve Allahümme Barik’ten sonra,

Kunut Duaları

Allahümme inna nesteinüke ve nestağfirüke ve nestehdike ve nü’minü bike ve netubü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsni aleykel-hayra küllehu neşküruke ve la nekfüruke ve nahleu ve netrukü men yefcüruk.

Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkar etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkar eden ve sana karşı geleni bırakırız.

Allahümme iyyake na’büdü ve leke nüsalli ve nescüdü ve ileyke nes’a ve nahfidü nercu rahmeteke ve nahşa azabeke inne azabeke bilküffari mülhık.

Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kafirlere ve inançsızlara ulaşır.

Okundukları yerler: Vitir namazının üçüncü rek’atinde Fatiha ve sure okunduktan sonra eller yukarı kaldırılıp tekbir alınır ve eller tekrar bağlanınca Kunut duaları okunur.

Ayetel Kürsi

Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum. La te’huzühu sinetün ve la nevm. Lehu ma fis-semavati ve ma fil ard. Menzellezi yeşfeu indehu illa biiznihi ya’lemü ma beyne eydihim vema halfehüm vela yühitune bişey’in min ilmihi illa bima şae vesia kürsiyyühüssemavati vel ard. Vela yeudühü hıfzuhuma ve hüvel aliyyül azim.

Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyumdur. Kendisine ne uyku gelirne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O’na hiçbir şey gizlikalmaz.) O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.

Okunduğu yerler: Namaz içinde sure şeklinde okunduğu gibi, namazdan osnra tesbihden önce de okunur

Cem-i takdim – Cem-i tehir Nedir? Neden Yapılır? Nezaman Yapılır? Namazları Birleştirmenin Hükmü Nedir?

Karoglan Hoca Başağaçlı Raşit Tunca nın Konuya izahı:

Cem-i Takdim veya Cem i Evvel Ne Demekdir:
Bir namazı,vakti girmeden önce, önceki namazla birlikte kılmaya Cem-i Takdim yani, öne alma, peşinen ödeme, veya evvele öne alma denilir.

Cem-i Tehir veya Cem i Ahir Ne Demekdir:

Bir namazı, vakti çıkıncaya kadar geciktirip, sonraki namazla birlikte kılmaya Cem-i Tehir veya Cem i Ahir sonraya alma, Sonradan ödeme, ileri alma denilir.

Bir evin ana giriş kapisi olmasi demek mutfağa veya banyoya veya oturma odasinada o kapidan girilcegini göstermez, içeri girdikden sonra başka kapilarida olabilir o yüzden Muhammed Mustafanin bunu veda haccinda arafatda yapmasi demek bu sünnettir illa araftda yapilir başka zaman yapilmaz manasini taşimaz. bazi sünnetler maksadına binaen yapilir, bazilari manasına binaen, bazilari maneviyatına binaen yapilir. ve bu sünnette maksad önemlidir, ve maksad insanin vakti ne zaman en müsait ise, yani vakit girmeden müsait ise önceye alması, yoksa sonra müsait olcaksa, sonraya almasina cevaz vermek içindir. ve burada araftda Muhammedin ikişer ikişer, iki namazi birleştirmeside, sadece bir örnek teşkil etmek içindir, bu olurda olur, üç vakit namazda olabilir ve en müsait olduğun zaman üç vakti sana uygun olan yöntemle kılmandır efdal olan, bu öncede olabilir veya sonrda olabilir yani.

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 21 Temmuz 2015 Salı

Original Kar © glan

—oOo—

Bir başka kaynakdan izah:

“Muhakkak ki namaz, mü’minler üzerine vakitleri belirli (bir farz) olarak yazılıdır.” (Nisa,103)

Namazı cem’ etmek; “cem-i takdim” ve “cem-i te’hir” olmak üzere iki kısımdır
Namaz kılan kişinin öğle vaktinde, ikindi namazını öğle namazı ile birlikte kılmasına “cem-i takdîm” denir. Bu durumda vakti girmeden önce ikindi namazı, öğle namazıyla birlikte kılınmış olmaktadır.
Namaz kılan kişinin öğle namazını, vakti çıkıncaya kadar geciktirip ikindi vaktinde ikindi namazıyla birlikte kılmasına ise “cem-i te’hîr” denir. Yatsı namazıyla akşam namazı da, tıpkı öğle ve ikindi namazları gibi her iki şekilde de kılınabilirler. Sabah namazına gelince, bunun hiç bir halde başka bir vakit namazıyla bir arada kılınması sahîh olmaz.
Belirteceğimiz sebeplerden birinin mevcûd olmaması halinde mükellef bir kişinin, farz namazlardan birini vaktinden sonraya bırakması veya vaktinden önceye alması caiz olmaz. Zîrâ noksanlıklardan münezzeh Yüce Allah, her namazı tâyin edilen kendi vaktinde kılmamızı emretmek üzere şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki namaz, mü’minler üzerine vakitleri belirli (bir farz) olarak yazılıdır.” (Nisa,103)
İslâm Dîni kolaylık ve müsamaha dîni olduğundan dolayı, meşakkatlerin bulunması hâlinde, sıkıntıları gidermek amacıyla namazların, vakitleri dışında kılınmasını mübah saymıştır.

Vakit namazlarının ikisini bir arada kılmak, (bazı hallerde) caizdir. Bir arada kılmanın sebep ve şartlarına gelince; bunlar, mezheblere göre detaylı olarak aşağıda ayrı ayrı anlatılmıştır.

Hanefîlere göre;
Ne sefer ne de ikâmet hâlinde herhangi bir özürden dolayı iki vakit namazını bir arada kılmak, iki durum dışında caiz olmaz demişlerdir.
Bunlardan birincisi: Öğle ve ikindi namazını, öğle vaktinde cem-i takdim olarak bir arada kılmaktır. Bu da dört şartla caiz olur:
1. Bu cem arefe gününde yapılmalıdır.
2. Hac için ihramda bulunulmalıdır.
3. Bu namazlar, müslümanların imamının veya vekilinin ardında kılınmalıdır.
4. Öğle namazı sahîh kalmalıdır. Eğer fâsid olduğu anlaşılırsa, iade edilmesi vâcib olur. Bu durumda ikindiyi öğleyle bir arada cem’ etmek caiz olmaz. Aksine ikindi vakti girdiğinde, ikindi namazını kılmak vâcib olur.
Cem yapmanın caiz olduğu durumlardan ikincisi: Akşam namazını erteleyerek yatsıyla birlikte cem-i’ te’hîr şeklinde kılmaktır. Bunun caiz olması için de iki şart vardır:
1. Bu cemediş, Müzdelife’de olmalıdır.
2. Hac için ihramda bulunulmalıdır.
Cem’edilen iki namazın her ne kadar kendilerine özgü kametleri olacaksa da, ikisi için sadece bir tek ezan okunur. Abdullah İbn Mes’ûd (ra), namazların cemine ilişkin şöyle bir rivayette bulunmuştur:
“Kendisinden başka ilâh bulunmayan (Allah)’a andolsun ki, Resûlullah (asm), iki namaz dışında bütün namazlarını mutlaka vakti içinde kıldı. Bunlardan biri Arafat’ta öğleyle ikindiyi birleştirerek kıldığı namaz, diğeri de Müzdelife’de, akşamla yatsıyı birleştirerek kıldığı namazdır.” (Tirmizi, Ebu Davud)
Şafiilere göre;
Anılan iki namazı, gerekli sefer şartlarını taşıyan ve sefer mesafesi de en azından 80.640 km. uzunluğunda olan misafir kimselerin cem-i takdîm veya cem-i te’hîr yaparak kılmaları caiz olur. Yağmur nedeniyle de sadece cem-i takdim yaparak kılınabilir. Cem-i takdimin yapılması için altı şart gereklidir:
1. Tertib: Önce hangi vakitte bulunuluyorsa o vaktin namazını kılarak tertibe riâyet edilmelidir. Sözgelimi öğle vaktindeki bir kişi, bu vaktin namazıyla birlikte ikindiyi de kılmak isterse, önce öğle namazını kılmalıdır. Bunun tersini yaparsa, vaktin namazı olan öğle namazı sahîh olur. Önce kıldığı ikindi namazıysa, ne farz ve ne de nafile yerine geçer. Eğer üzerinde bu neviden (kazaya kalmış) farz bir namaz varsa, ancak onun yerine geçerli olur. Ama bu tertibsizliği, bilgisizlik veya unutkanlık nedeniyle yapmış ise, bu takdirde önce kıldığı ikindi namazı nafile yerine geçerli olur.
2. Niyet: Cem yapmaya niyet etmek. Öğle ve İkindi namazlarını cem-i takdim yaparak kılacak olan kişinin kalben, öğleden sonra ikindiyi kılacağına ilişkin niyet etmesi gereklidir. Bu niyetin selâmla birlikte de olsa ilk namazda yapılması şarttır. Niyetin tekbirinden önce veya selâmdan sonra yapılması yeterli olmaz.
3. İki namaz arasında muvâlât: İki namaz arasına, çok hafif de olsa, iki rek’at kılacak kadar bir fasıla konulmamalı ve yine iki namaz arasında nafile de kılınmamalıdır. Aralarına ezan, ikâmet ve taharet gibi fasılaların konulması caizdir. Meselâ öğle namazını teyemmümle kılan bir kişi, ikindiyi de cemederek kılmak isterse, ikindi için bir teyemmüm yaparak araya fasıla koymasının cem için bir zararı olmaz. Zîrâ iki namazı bir teyemmümle cemedip kılmak caiz olmaz.
4. Seferin, ikinci namaza iftitah tekbiri alıp başlayıncaya kadar devam etmesi şarttır. İkinci namaza başladıktan sonra sefer nihayete ererse cem işlemi tamamlanır. Ama ikinci namaza başlamadan önce sefer sona ererse, sebebi ortadan kalkmış olduğu gerekçesiyle cemetmek sahîh olmaz.
5. İkinci namazın gerçekleşmesine kadar, birinci namazın vaktinin çıkmayacağını kesin olarak bilmek şarttır.
6. Birinci namazın sahîh olduğunu zannetmek şarttır. Meselâ birinci namaz Cuma namazı ise ve hiç gerek yokken birden fazla yerlerde kılınmaktaysa; hangisinin daha önce kıldığı veya beraberce kıldıkları hususunda şüpheye düşürülürse, ikindi namazını öne alarak cem-i takdim yapıp onunla birlikte kılmak sahîh olmaz.
Şu da var ki: Cem yaparak namazları bir arada kılmamak daha uygundur. Çünkü bunun caiz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır. Ama hac ibâdetini edâ etmekte olan kişi misafir ise, Arafat’tayken sünnet olarak ikindiyi öne alıp cem-i takdim yaparak öğle namazıyla birlikte kılmalıdır. Müzdelife’de de akşamı erteleyerek yatsı namazıyla cem-i tehîr edip kılmalıdır. Bu iki durumda cem yapmanın caiz olduğu hususunda mezhepler görüş birliği etmişlerdir. Şunu da bilmek gerekir ki: İkindi namazının cem edilerek kılınması bazen vâcib, bazen de mendub olur. Bir namazın vakti daralır da abdest alıp namaz kılmaya yeterli olmazsa, bu vaktin namazı, müteâkib namazla birlikte cem edilerek kılınmak üzere tehir edilir. Ki bu da vâcibtir.
Az önce durumu belirtilen hacıların iki namazı cemederek kılmaları mendub olur. Namazın kılınışı cem sayesinde kemâl derecesine ulaşacaksa, cem ederek kılmak da mendub olur. Meselâ cemederken iki namazı cemaatle beraber kılacak olan kişinin; cemetmediği takdirde namazı tek başına kılması gerekiyorsa bu durumda, cemaatle kılacağı için cemederek kılması mendub olur. Seferdeyken namazları cem-i tehîr şeklinde kılmanın sahîh olması için iki şart gereklidir:
a. Cem-i tehîr için birinci namazın vaktinde niyet etmek şarttır. Birinci vakitte niyet edilirken, geriye tam veya kısaltılmış olarak namaz kılabilecek kadar bir vakit kalmış olmalıdır. Eğer birinci vakitte cem-i tehire niyet etmemişse veya etmiş olup da geriye tam veya kısaltılmış olarak namaz kılacak kadar zaman kalmamışsa günahkâr olur. Eğer bu namazın yalnızca bir rek’atini bile vakit içinde kılamazsa kazaya kalmış olur. Vakit içinde bir rek’atini kılabilirse, haram işlemiş olmakla birlikte namazını edâ etmiş sayılır.
b. Sefer hâlinin, cem-i tehîr olarak kılınan namazların sonuna dek devam etmesi şarttır. Eğer seferîlik, namazların sonuna dek devam etmeyip sona ererse, tehîrine niyet ettiği namaz kazaya kalmış olur. Cem-i tehîr olarak kılınan namazlar arasında tertib ve muvâlâta riâyet etmek, şart olmayıp sünnettir.
Mukîm olan kimsenin, yağmur sebebiyle ikindiyi öne alarak Cuma namazıyla birlikte cem-i takdim şeklinde vaktin evvelinde kılması caizdir. Bu yağmur, elbiselerin üstünü veya ayakkabıların altını ıslatacak kadar olsa da cem-i takdîm yapması caizdir. Eriyen kar ve dolu da bu hüküm açısından yağmur gibidir. Mukîm olan kişinin böyle yapması, tabiî ki bazı şartlara bağlıdır:
1. Yağmur ve benzeri (kar ve dolu) şeyler, her iki namazın iftitah tekbirleri esnasında ve birinci namazın selâmı esnasında mevcûd olmalıdır ki, birinci namaz ikinciye bitiştirilebilsin. Yağmurun birinci namazda veya ikinci namazda veyahut da bu ikisinden sonra kesilmesinin cem için bir zararı olmaz.
2. İki namaz arasındaki tertibe riâyet edilmelidir.
3. İki namaz arasında muvâlâta riâyet edilmeli, yani aralarına bir fasıla konulmamalıdır.
4. Seferîlikte yapılan cem gibi, bu cemedişte de cem için niyet edilmelidir.
5. İkinci namazın en azından iftitah tekbirinin cemaatle birlikte alınması gerekir. Cemaatin, namazın sonuna kadar devam etmesi şart değildir. Birinci rek’atin tamamlanmasından önce cemaatten ayrılıp münferid olarak kılınsa bile bunun bir sakıncası olmaz. Kuvvetli olan görüş bu doğrultudadır.
6. Bu iki namazı kıldıran imam, hem imamlığa hem de cemaate niyet etmelidir.
7. Cemediş, örfe göre uzaktaki bir namazgahta olmalıdır. Öyle ki, cemaat buraya gelirken yolda zorluk çekmiş olmalıdır. Görevli imam, bu hükme tâbi değildir. Yağmurdan ötürü eziyet görmese bile cemaate, iki namazı cemederek kıldırabilir. Bu sayılan şartlardan biri gerçekleşmediği takdirde mukîm kişi, namazların ikisini cemederek bir arada kılamaz. Şiddetli karanlık, rüzgâr, korku, çamur ve hastalık meşhur kavle göre mukîmin cemetmesini mübah kılan sebeplerden değildir. Ancak hastalık hâlinde iki namazın cem-i takdim veya cem-i tehîr şeklinde kılınmasının caiz oluşu tercih edilmiştir.
Malikilere göre;
Namazları cemetmenin sebepleri şunlardır:
1. Seferîlik.
2. Hastalık.
3. Yağmur.
4. Karanlıkla birlikte (yolların) çamurlu olması.
5. Hac ibâdetini edâ etmekte olan kişinin Arafat’ta veya Müzdelife’de bulunması.
Şimdi de bu sebeplerin izahına geçelim:
1. Seferîlik: Bundan maksat, namazın kısaltılmasını gerekli kılan veya kılmayan mutlak mânâdaki seferdir. Yalnız, bu seferin haram, ya da mekruh amaçlı olmaması şarttır. Mubah amaçlı bir seferde bulunan kişinin ikindi namazını öne alarak öğleyle birlikte cem-i takdim şeklinde kılması iki şartla caiz olur:
a. Mola verilecek yere inmesi esnasında, güneş zevale ermiş olmalıdır.
b. İkindi vaktinin girmesinden önce hareket etmeye, ikinci molayı ise güneşin batmasından sonra yapmaya niyet etmelidir. Eğer ikinci molayı güneşin sararmasından önce yapmaya niyet ederse, hareketten önce öğle namazını kılmalı, ikindi namazını ise ikinci molaya bırakmalıdır ki, bu vâcibtir. -Çünkü ikinci mola, ihtiyarî vakit içinde yapılmış olacaktır. Durum böyle olunca ikindi namazını öne alarak öğleyle birlikte kılmaya sebep kalmamaktadır. Cemedilerek öğleyle birlikte kılınırsa, günahkâr olmakla birlikte yine de sahîh olur. İkinci molada da ihtiyarî vakit içinde ikindiyi iade etmek mendub olur. Güneşin sararmasından sonra ve gurubundan önce ikinci molaya niyet ederse, öğle namazını hareketten önce kılar. İkindiyi ise dilerse öne alarak öğleyle birlikte kılar dilerse ikinci molada kılmak üzere erteler. Çünkü ikinci mola, her halükârda zarurî vakitte vukûbulmuş olacaktır. Cemedip etmemek arasında serbest bırakılması şundan ileri gelmektedir: Bu durumdaki bir kimse ikindiyi öne alıp öğleyle birlikte kılarsa, sefer nedeniyle ilk zarûrî vakitte kılmış olur. İkinci molaya ertelerse meşrû-zarûrî vakitte kılmış olur.
Seferde bulunan kişi seyir halindeyken öğle namazının vakti girerse -ki bu da güneşin zevâliyle olur-, eğer güneşin sararması esnasında veya daha önce mola vermeye niyet etmişse, öğle namazını mola esnasında ikindiyle birlikte cem-i tehîr etmek üzere erteleyebilir. Eğer mola vermeye güneşin batmasından sonra niyet ederse, öğleyi ikindiyle birlikte kılmak üzere tehir etmesi caiz olmaz. Molası güneşin batmasından sonra olacağına göre, ikindi namazını da molaya kadar ertelemesi caiz olmaz. Çünkü böyle yaparsa her iki namazı da vakitleri dışına çıkarmış olacaktır. Bu kişi ancak sûreten iki namazı cemedip kılacaktır. Öğle namazı ihtiyarî vaktinin sonunda, ikindi namazı da ihtiyarî vaktinin başında kılınmış olacaktır. Akşam namazıyla yatsı namazı da bu detaylar açısından tıpkı öğle ve ikindi namazlarıyla aynı hükümlere tabidirler. Şu farkla ki: Akşam namazının ilk vakti olan güneşin batma anı, öğle namazına nisbetle güneşin zevale ermesi gibidir. Gecenin ilk üçte biri de, ikindi namazından sonra güneşin sararması mesâbesindedir. Buna göre, akşam namazının vakti yolcunun mola verdiği sırada girmişse ve yatsının girmesinden önce hareket etmeye, fecrin doğmasından sonra da ikinci molaya niyet etmişse, bu takdirde hareketten önce yatsıyı öne alarak akşam namazıyla birlikte cem-i takdim şeklinde kılar. Eğer ikinci molayı gecenin ilk üçte birinin sona ermesinden önce vermeye niyet ederse, yatsıyı o zamana ertelemelidir. Eğer ikinci molayı gecenin ilk üçte birinden sonra vermeye niyet ederse, hareketten önce akşam namazını kılar. Yatsıyı ise dilerse akşam namazıyla birlikte cem-i takdim şeklinde kılar, dilerse ikinci molada kılmak üzere erteler. Kıyas, bu doğrultudadır. Misafirlikte namazları cemederek kılmak caiz olmakla birlikte evlâ olan hükme ters düşmektedir ve yapılmaması daha iyidir. Ayrıca namazları cem’ederek kılmak, sadece kara yoluyla yapılan seferlerde caiz olur. Deniz yolculuğundaysa caiz değildir. Zîrâ namazları cemetme ruhsatı, sadece karada yapılan yolculuklar için geçerlidir.
2. Hastalık: Eğer hasta kimsenin her namaz için ayrı ayrı abdest alıp ayakta durması zor oluyorsa, meselâ karın ağrısına tutulmuş bir kimsenin öğle ve ikindiyi, akşam ve yatsıyı sûreten cemederek kılması caiz olur. Sûreten, cemden kasıt: Öğle namazını ihtiyarî vaktinin sonunda, ikindiyi ise ihtiyarî vaktinin başında; akşam namazını ufuktaki şafağın az öncesinde, yatsıyı da bu şafağın kayboluşunun başlangıcında kılmaktır. Bu namazların bu şekilde cemedilişleri, gerçek anlamda bir cemediş değildir. Zîrâ bu namazların her biri, kendi vaktinde kılınmış olmaktadır ve bu da kerâhetsiz olarak caizdir. Böyle yapan kişi, vaktin başlangıcında namaz kılma faziletini elde eder. Ama mazereti olmayanların durumu bunun tersinedir. Mazereti olmayan bir kişi için sûreten cemediş her ne kadar caizse de, vaktin başlangıcında namaz kılma faziletini kaçırmış olur. Sıhhatli kişi, eğer bulunduğu vakitten sonra gelecek olan vaktin girmesi esnasında; meselâ öğledeyken ikindi vaktinin girmesi esnasında istenilen şekilde namaz kılmasını engelleyen bir baskının veya namaz kılmasına mâni bir baygınlığın vukû bulacağından korkarsa, ikinci vaktin namazını öne alıp bulunduğu vaktin namazıyla cemederek kılabilir. Bunu yaptıktan sonra korktuğu şeyle karşılaşmazsa, zarurî vakitte olsa bile, öne alarak kıldığı namazı iade etmesi müstehab olur.
3/4. Yağmur ve karanlıkla birlikte çamur: Sağanak hâlinde yağmur yağar da, normal insanları başlarını örtmeye zorlarsa ve karanlıkla birlikte yollarda fazla miktarda çamur bulunup da normal bir insanı, ayakkabılarını çıkarmaya zorlarsa, yatsı namazını sıkıntı çekmeksizin cemaatle kılabilmek için, akşam namazıyla birlikte cem-i takdim ederek kılmak caiz olur. Bu durumda akşam namazının vaktinde mescide gidip akşamla yatsıyı birlikte kılmak caizdir. Bu cem’ediş, evlâ olan hükmün tersi anlamında caizdir. Sadece mescidlere özgü olup evlerde yapılması caiz olmayan bu cem-i takdimin uygulanışı şu keyfiyetle olur:
Önce âdet olduğu gibi akşam namazı için yüksek sesle ezan okunur. Ezandan sonra üç rek’at namaz kılacak kadar bir süre beklemek mendub olur. Bundan sonra akşam namazı kılınır. Daha sonra da mendub olarak, minare üzerinde değil de, mescid içinde yatsı ezanı okunur. Minare üzerinde okunmayışının sebepi, halkın, yatsı vaktinin girdiğini zannetmemesi içindir. Bu ezan hafif sesle okunduktan sonra yatsı namazı kılınır. İki namaz arasında nafile kılarak fasıla yapmamalıdır. Cemedilen diğer namazlar arasında da nafile kılmak mekruhtur. Arada nafile kılarak da iki namazı cemetmek mümkündür. Yağmur nedeniyle yatsı namazının akşam namazıyla birlikte kılınması hâlinde yatsı namazından sonra da nafile kılınmaz. Vitir namazı ise, ufuktaki şafağın kaybolması zamanına dek ertelenir. Çünkü vitir, ancak bu vakitten sonra sahîh olur. Mescidde tek başına namaz kılan kişinin, iki namazı birleştirerek kılması caiz olmaz. Ancak bu tek kişi, mescidin görevli imamı olur ve kendine mahsus çekileceği bir odası bulunursa, yalnız başına iki namazı cemetmesi caiz olur. Bunu yapmak için de hem imamlığa hem cem’e niyet eder. Çünkü o, aynı zamanda cemaat mertebesine inmiş sayılmaktadır. Mescidde itikâfa girmiş olan kişinin de, iki namazı cemedip kılan kimseleri bulması hâlinde onlarla birlikte cemedip kılması caiz olur.
Birleştirilerek kılınan namazların ilkine başladıktan sonra yağmur kesilecek olursa cemetmek câîz olur. Ama ilkine başlamadan önce yağmur kesilecek olursa cemetmek caiz olmaz.
5. Arafat’ta bulunmak; Hacıların Arafat’ta ikindiyi öne alarak öğleyle birlikte cem-i takdîm şeklinde kılmaları sünnettir. Hacının Arafat halkından veya Minâ, ya da Müzdelife gibi hac ibâdetinin edâ edildiği diğer mıntıkalardan birinin halkından olması veyahut da o bölge dışındaki uzak yerlerden birinin halkından olması, cemediş açısından aynı hükme tâbidir. Arafat’a tâbi yerlerden birinde ikâmet eden bir hacının, ikâmet yeriyle Arafat arasındaki mesafe, namazı kısaltmayı gerekli kılan bir mesafe olmasa bile, namazı kısaltarak kılması sünnet olur.
6. Müzdelife’de bulunmak: Hac ibadetini edâ eden kişinin, Arafat’tan ayrıldıktan sonra Müzdelife’ye ulaşıncaya kadar akşam namazını ertelemesi sünnet olur. Müzdelife’de akşam namazını tehir ederek yatsıyla birlikte cem-i te’hîr şeklinde kılar. Arafat’ta imamla birlikte namaza durmuş olan kişiler, bu namazları ancak cemederek kılabilirler. Aksi takdirde her bir namazı kendi vakti içinde edâ etmek gerekir. Müzdelife halkı dışındaki diğer kimselerin o gecenin yatsı namazım kısaltarak kılmaları sünnet olur. Çünkü kurala göre her hacının cemederek kılmaları sünnettir. Yatsıyı ise içinde bulunulan mıntıkanın ahâlisi dışındaki kimseler kısaltarak kılabilirler.
Hanbelilere göre;
Öğleyle ikindiyi veya akşamla yatsıyı öne alarak veya sona bırakarak anılan şekilde cemedip birleştirmek mübahtır. Yapılmaması ise daha faziletlidir. Arafat’ta öğleyle ikindiyi cem-i takdîm şeklinde, Müzdelife’de de yatsıyla birlikte akşamı cem-i te’hîr şeklinde bir arada kılmak sünnet olur. Cemedişin mübah olması için, namaz kılmakta olan kişinin sefer mesafesinin, namazı kısaltmayı gerekli kılan bir sefer mesafesi olması gerekir. Veya hasta halde olup cemederek kılamadığı takdirde, meşakkat ve zorlukla karşılaşma ihtimâli, ya da emzikli veya istihâzeli bir kadın olmalıdır. Bunların da her namaz anında temizlenmeleri ve abdest almaları zor olduğundan, zorlukları bertaraf etmek için cem yaparak iki namazı bir arada kılmaları caiz olur. Meselâ kendisinde sürekli sidik akıntısı bulunan özürlü kimseler de istihâzeli kadın gibi iki namazı bir arada cemederek kılabilirler. Her namaz için suyla abdest alamayan veya teyemmüm edemeyen kimseler de, namazların ikisini bir arada kılabilirler. Âmâ kimselerle yer altında çalışmakta olan işçiler gibi, namaz vaktinin (girip çıktığını) bilmekten âciz kalanlar da cem yapabilirler. İki namazı bir arada kılmadığı takdirde canına, malına, ırzına veya geçim vâsıtasına zarar geleceğinden korkan kimseler de cem yapabilirler. Ki bu da, işlerinin başından ayrılmaları imkânsız olan işçiler için bir toleranstır.
Bütün bunlar, öğleyle ikindi veya akşamla yatsı namazlarını cem-i takdîm veya te’hîr şeklinde kılmayı mübah kılan durumlardır. Bunların yanısıra akşamla yatsı namazları kar, dolu, soğuk, çamur, şiddetli ve soğuk rüzgâr, elbiseleri ıslatan ve meşakkate yol açan yağmur gibi sebeplerden ötürü birleştirilerek kılınabilirler. Bu durumdaki kişinin mescide giden yolunun üstünde tavan da olsa, cemi evinde de yapsa, mescidde de yapsa hüküm değişmez. Erdemli olan, cem-i takdîm ve te’hîrden hangisi daha kolaysa onu yapmaktır. Eğer ikisi de aynı olursa daha iyisi olan, cem-i te’hîr yapmaktır. Cem-i takdîm veya te’hîrin faziletli olabilmesi için iki namaz arasındaki tertibe riâyet edilmelidir. Unutkanlık, bu şartı düşürmez. Sadece cem-i takdimin sahîh olması için dört şartın tahakkuku gerekir:
1. Cemetmeye, birinci namazın iftitah tekbiri esnasında niyet etmelidir.
2. İki namaz arasında fasıla bulunmamalıdır. Ancak hafif şekilde abdest alıp kamet getirecek kadar bir fasıla konulursa bunun bir sakıncası olmaz. Ama aralarında, vakit namazına bağlı bir nafile namaz kılınırsa bu takdirde iki namazın cemedilişi sahîh olmaz.
3. Her iki namazın iftitah tekbiri esnasında ve birinci namazın selâmı esnasında, cemi mübah kılan özrün mevcûd olması gerekir.
4. Bu özür, ikinci namazın tamamlanışına kadar devam etmelidir. Sadece cem-i tehîr için gerekli olan iki sıhhat şartı vardır:
1. Cemetmeye birinci namazın vakti içindeyken niyet edilmelidir. Ancak vakit dar olursa bu takdirde ikinci namazı öne alarak birinciyle cemetmek caiz olmaz.
2. Cemi mubah kılan özür, birinci namazın vaktinde yapılan cem niyetinden itibaren ikinci namazın vakti girinceye kadar baki kalmalıdır.


Kaynak:

BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ

Riyâzü’s Sâlihîn

Sorularla İslamiyet

(Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı)

(İslam İlmihali – Halil Gönenç)

Author: Rasit Tunca

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir